Murat Serdar Arslantürk
Pis - Murat Serdar Arslantürk | Pis - Murat Serdar Arslantürk |
| Yazar KuTuKoLa | ||||
| Pazar, 16 Kasım 2008 | ||||
Sayfa 1 Toplam: 2 Beni nereden duymuşlardı, kimden öğrenmişlerdi söylemediler. Ben de fazla sıkıştırmadım. Aslında biraz tahmin eder gibi oldum ama kimsenin günahını almak istemedim. En son geçen ay birileri gelmişti ve bu ikisi gibi ‘temizlenmek’ istiyorlardı. Galiba bunlar onların arkadaşlarıydı.Bu tür insanlarla tanışmam çok eskilere dayanıyordu. İlk gençlik zamanlarıma kadar eskilere… İlk kez; babam askere gitmeme bir hafta kala beni şehre götürmüş ve elimden tutup kerhaneye sokmuştu. Burnuma çarpan o koku, duvarlardaki takvimler, kadınların yarı çıplak vücutları ve boya içerisindeki yüzleri midemi o kadar bulandırmıştı ki; oracıkta kusuvermiştim... Çok utanmıştım fakat babamdan başka kimsenin dikkatini çekmemişti. Babam, enseme tokatlar ata ata beni dışarı çıkarmış ve orada, camekan tezgahta satılan iğrenç tatlıdan alarak, sözde beni kendime getirmeye çalışmıştı. Tatlıyı zorla yemiştim. Babam çarşamba pazarına dönmüş suratıma bakıp, olanları nihayet anlayarak eve dönmeye karar vermiş ve köyün yolunu tutmuştuk. Askerde iken, çarşı izinlerinde çeşitli bahaneler bulup arkadaşlarımı bir çok defa atlatmayı başarmıştım. Lakin terhisime bir ay kala birliğimize gelen kumpanyada, neredeyse günaha giriyordum. Askerde bütün eratın gazinoda toplanıp hep bir ağızdan ’aç aç’ diye bağıracağı kadınla, koğuşta burun buruna gelmiştim. Meğer tertiplerimin birlik olup bana yaptığı bir şakaymış. Fakat korkudan ödüm kopmuş ve o zamanlar hepsine küsmüştüm. Kadının dibime kadar sokularak elini orama götürüp avuçlaması ve kısacık saçlarımın dibinden süzülen teri hala unutamam. Askerden sonra annemin uzun arayışlarına rağmen uygun bir kısmet bulamayışı, sonra memurluk sınavlarını kazanmam ve köyümü terk edip yerleştiğim bu kent… Önce bir akrabamızın evinde yatıp kalktığım ve nihayet ikinci maaşımla beraber babamın gönderdiği hasat parasını denkleştirip ev tutmam, birkaç eşya almam ve artık bu kentin bir insanı oluşum… Hayat bu kadardı işte aslında. Ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun,en fazla birkaç cümlelik bir paragraftan ibaretti. Her şey; daireden çıkıp eve dönmek üzere otobüs durağında beklediğim bir akşam, yanıma gelip fazla bilet soran o kadınla birlikte başladı… Şehirde geçen altı koca yıldan sonra hem işime, hem yalnızlığa hem de bu koca kente alışmıştım. Altı yıl içerisinde ardı ardına önce babamı sonra annemi kaybetmiş, Almanya’da çalışan erkek kardeşimden başka kimsem kalmamıştı. Eve gidip tek başıma yemek yiyecek olmamı, televizyon seyrederken bir-iki bardak çay içeceğimi ve yatsıyı kıldıktan sonra yatağıma uzanıp hayallere bulanacağımı düşünürken yanıma geldi. -Fazla biletiniz var mı? -Var. Birlikte beklemeye başladık. Otobüs tam vaktinde durağa yanaştı. Önce O bindi, arkasından ben iki tane bilet atıp geçtim. Ortalarda bir yere oturdu ve ben yanından geçip arkalara doğru ilerlerken, elindeki bozuklukları uzattı. Durdum; almak istemedim. Israrla avucuma koymaya çalışırken, elinde bozuk para ile birlikte bir de ufak kağıt olduğunu fark ettim. Uzattıklarını avucuma sıkıştırıp arkaya doğru geçtim. Oturur oturmaz avucumu açıp baktım; iki lira ve kağıda yazılmış bir telefon numarası… Kağıt ve paraları gömleğimin cebine attım. Kadına baktım. Ve otobüs hareketlendi. Huzursuzlandım. Neden bilmiyorum; iki durak sonra kalkıp düğmeye bastım. Kadın dönüp bakacak mı, bakmayacak mı derken durakta durduk ve indim. Otobüs harekete geçip uzaklaşırken, gömleğimin cebinden kağıdı çıkarıp tekrar baktım; katlayıp yan cebime koydum ve diğer otobüsü beklemeye başladım. Her zamankine göre yarım saat gecikme ile evime ulaştım. Akşamdan kalma patates yemeğimi ısıttım. Yanına biraz cacık yaptım. Sofrayı kurdum. Güzelce karnımı doyurdum. Bir çay koyup televizyonu açtım. Bir iki saat haberleri izleyip çay içtim. Hava çok basıktı. Namazdan önce bir duş almak istedim. Heyhat! Yine sular kesilmişti… Balkondaki bidonlardan birini banyoya taşıdım. Kovaya doldurdum. Yatak odama geçip üstümü çıkardım. Kirlenmişlerdi. Ceplerinden cüzdanımı, kalemimi, not defterimi alırken telefon numarasının yazılı olduğu kağıt tekrar karşıma çıktı. Şeytan işte, dürtüyordu ya; bir telefon konuşmasından ne çıkar diyerek aramak istedim. Saate baktım; gece yarısına geliyordu. Umursamadım. İçeri geçip telefonu kucağıma aldım. Numarayı çevirdim. Çaldı. -Alo? -Alo,iyi geceler. -İyi geceler…Nuri sen misin? -Hayır. Şey, ben Sadık… Bu gün otobüs durağında karşılaşmıştık. Doğru mu aradım acaba? -Aaa, merhaba… Evet doğru aradın ama ben aramayacaksın sanmıştım. Şaşırdım şimdi… Ner’desin? - Evdeyim. - Sadık, memnun oldum. Ben Meryem. - Ben de memnun oldum Meryem. - Demek evdesin. Ne yapıyorsun? - Oturuyordum, bir arayayım dedim. Nasılsın? - İyiyim. Ya sen? - Ben de iyiyim çok şükür. Bir şey sorabilir miyim? - Elbette? - Şey, telefon numaranı niçin verdin bana? Öyle bir kahkaha attı ki, sağır olacağım sandım. -Ayol fena mı işte, görüşürüz ara sıra! - … -Alo, orada mısın? -Buradayım… -Evli falan mısın yoksa? -Hayır, evli değilim de… -E, ne var o halde? Niye şaşırdın ki? Görüşelim ama bir daha ki sefere daha erken ararsın, tamam mı cicim? -Tamam, erken ararım da… Her neyse. Rahatsız ettim gecenin bu saati. Kapatıyorum ben. İyi geceler. -Öpüyorum seni. Tatlı uykular Sadık. Aradığıma bin pişman oldum ama iş işten geçmişti. Gecenin bir saati Şeytan’a uyduğum için kendi kendime kızdım. Takdiri Allah’tan ama kıldığım namazın da sakat olduğunu düşünerek uyudum ve bir sürü tuhaf rüya gördüm. Bir hafta boyu her şey aynıydı. Her gün sabah işe, akşam eve… Bu beni sıkmıyordu ama bedenim için aynı şeyi söylemek zordu. Gece iltihamlarından bıkmıştım. Üstelik durup durup suların kesilmesi yüzünden gına gelmişti. Bidonlardaki soğuk suyla yıkanıp durmaktan usanmıştım. Peygamberimiz ne de güzel buyurmuşlardı: ’Vakti gelen gençleri evlendirin.’ Ben, tabir yerinde ise tohuma kaçmış kıvama gelmiştim ve hala bekardım. Haliyle zorlanıyordum. Ev işleri, alış veriş, temizlik falan neyse de, yalnızlık ve kadınsızlık beterdi. Cehennem korkum olmasa, bekar bir sürü arkadaşım gibi çarelere başvurur ve kendimi doyururdum. Neticede bu bir ihtiyaçtı ve kendime eziyet ettiğime iyiden iyiye inanmaya başlamıştım. Fakat korkuyordum. Ne zaman aklıma fuhuş fikri gelse, Şeytan’ın kulağıma tatlı tatlı fısıldadığı sözcükler düşüyor, garip hayallere dalıyor ve delirecek gibi oluyordum. Kadınlarla aramda daima bir mesafe vardı. Küçüklüğümden beri bu böyleydi. Evimize gelen teyzelerden, ablalardan bile utanır, ya odama çekilir, ya dışarı kaçardım. Bazen beni kucağına almak isteyen ya da başımı okşayanlar olduğunda utancımdan kıpkırmızı kesilirdim. Bir keresinde aşağı mahallede oturan ve ayyaş kocasından başka kimsesi olmayan Hanife ablaların soba boruları temizlenecekti. Kadıncağız annemden yardım istemiş, annem de kolumdan tuttuğu gibi beni oraya yollamıştı. Hanife abla ile önce sobayı sökmüş, boruları dışarı çıkarmış, bir güzel çırptıktan sonra iyice temizlemiş ve sonra tekrar eve taşıyıp kurmuştuk. Üstüm başım kurum olmuştu. Hanife abla beni o halde eve göndermek istememiş ve evin yanındaki kerpiçteki kurulu ocakta bir kazan su ısıtıp, beni banyoya sokmuştu. Damın içerisinde etrafı iyice kontrol ettikten sonra soyunup suyu dökünmeye başlamışken, bir anda damın tahta kapısı gıcırtı ile açılmış ve Hanife abla içeri girmişti. Üstüm başım sabunlu bir halde arkamı dönüp yere çökmüştüm. Hanife abla yanıma yaklaşıp tası elimden almış, başımdan aşağı suyu döküp beni bir güzel yıkamıştı. Sabun kalıbını başımda, omzumda, sırtımda gezdirdikçe utanmış, yerin dibine geçmiştim. Hanife abla çıktıktan hemen sonra alelacele üstümü başımı giyindiğim gibi damdan çıkmış ve bir hoşça kal bile demeden koşa koşa eve gitmiştim. İçimdeki bu sebepsiz mahçupluk, ben büyüdükçe büyüdü ve bir parçam oldu. Bir akşam daha fazla dayanamadım… Uzun uzun düşündüm. Ne de olsa hiç yapmadığım bir şey yapmış ve gecenin bir saati, bir hayat kadınını arayabilmiştim. Nefsimin oyunlarına bir defalık olsun yenilmeye ve sonra da sabahlara kadar tövbe edeceğimi bile bile Meryem’le birlikte olmaya karar verdim. Günaha girmeden önce bunu tasarlamak, günahı en ince ayrıntılarına kadar biliyor olarak işlemek ve bir de utanmadan, tövbe ederim diye vicdan rahatlamak ayrı ayrı günahlardı. Fakat çaresizdim. Nefsime hakim olamıyordum. Bu yaşıma kadar ömrümü yapayalnız, başım önümde ve ibadetle geçirmiştim. Cizvit papazlar gibi kendimi kapattığım dünyanın içerisine hiçbir günahı sokmamıştım. Mekruhtur diye sigaradan bile uzak durmuş, mümkün oldukça vakit namazlarımı kılmış, kılamadıklarımı kaza etmiştim. Kendimi bildim bileli orucumu aksatmamış, her Cuma dairenin mescidinde ya da daha güzeli bazen de bir camide, cemaatle birlikte secdeye varmıştım. Keşke zamanında evlenebilmiş ve bugün boyumca büyümüş çocuklarım da olmuş olsaydı. Ama kaderde yalnızlık varmış diye hiç isyan etmemiş ve hayırlı bir eş için senelerdir beklemiştim. Artık bedenimin arzularına karşı koyamaz olmamın ve rüyalarla yorgun, bitkin hale gelmemin bahanesi ile bir kerecik olsun bir kadın teni tatmaya, o duyguyu sonuna kadar yaşamaya karar vermek zorunda kaldım… Elbette Meryem’le olacaktı. Başka kimi tanıyordum ki? Ve o akşam daha fazla beklemeyip, bana söylediği davetkar cümlelerinin cüretiyle, kendimden gayet emin bir vaziyette numarasını çevirdim. Telefon uzun uzun çaldı… Açmayacak herhalde diye düşünerek ahizeyi tam bırakacaktım ki, açtı. -Alo? -Meryem, ben Sadık… Otobüs durağından. Hatırladın mı? Kısa bir sessizlik oldu. Tekrarladım. -Meryem Sadık ben. Orada mısın? Ses gelmedi… Ama oradaydı, ahizenin ucundaydı. Nefesini duyabiliyordum. -Meryem, orada mısın? İyi misin sen? -Sadık… Adeta inledi… Panikledim. -Meryem, iyi misin? Bir şey söyle… -Hemen gelebilir misin, hiç iyi değilim. Zorlukla verdiği adresi not ettim ve apar topar dışarı çıktım. Hemen bir taksi çevirip atladığı gibi yola koyulduk. Yol boyu huzursuz ve endişeli bir halde neler olduğunu düşünüyordum. Hiç tanımadığım bir hayat kadınının, hiç bilmediğim bir derdinden ötürü evine gidiyordum. Allah’ım,başımı beladan koru Rabbim diye dua ederken adrese vardık… Taksi durunca inmeden önce dışarı baktım. Taksiciye doğru adrese gelip gelmediğimizi sordum. Adres burası, dedi. İndim. Sormuştum çünkü indiğim yer bir apartman, bir site, müstakil bir ev ya da bir gecekondu değildi. İndiğim yer bir balıkçı dükkanıydı. Dükkanın önündeki tahta fıçılar boşalmış, etrafta kediler ve kesif bir balık kokusu vardı… Adresi not aldığım kağıttaki kapı numarasına baktım, burasıydı. Acaba adresi yanlış mı aldım diye düşündüm. Ürkek adımlarla dükkanın kapısına doğru yanaştım. Camekanların ardından, içeride titrek bir lüks lambası yandığını gördüm. Kapının kolunu çevirdim ve açıldı. İçeri girdim… Işığın hemen dibinde, yerde boylu boyunca uzanmış biri vardı. İyice yaklaşıp baktım; Meryem’di. Üstü başı yırtılmış, yarı çıplak bir halde yatıyordu. Çok kötü görünüyordu. Eğilip seslendim. -Meryem, Meryem… Uyanmadı. Her yanı yara bere içindeydi. Çok kötü dövülmüş olduğunu anladım. Dudağının kenarından sızan kanı görünce içim ürperdi. Bir anda doğruldum. Dönüp kapıya baktım. O’nu bu hale getiren ya da getirenlerin hala burada olabilecekleri geldi aklıma. Korktum… Çıkıp gitmek istedim. Ama vicdanım el vermedi. Tekrar eğilip baktım, kulağımı kalbine dayadım. Aman ya Rabbim! Meryem ölmüştü! Yüzüne baktım, mosmordu. Kalktım. İçimden sureler okuyarak dışarı çıktım. Yolun görünen en uzak noktasına kadar arkama bile bakmadan yürüyerek uzaklaştım ve neyse ki o sırada yaklaşan bir taksiyi çevirip bindiğim gibi evime döndüm. Eve girer girmez abdest aldım, namaz kıldım. Uyku tutmadı. Kalktım, tekrar abdest aldım, tekrar namaz kıldım. Yine uyku tutmadı. Aklım hep Meryem’deydi. Zavallı kadın… Keşke bir ambulans çağırsaydım diye düşündüm.Fakat benim orada ne aradığım, o kadınla ne işim olduğuma dair bir sürü ifadeler, sorular, karakol, polisler… Korkmuştum ve Allah’a sığınıp doğrusunu yapmıştım. Yine Allah’tan af dileyerek uyumaya çalıştım. Bir türlü uyuyamıyordum. Gözümün önüne gelen o mosmor surattan kurtulamıyordum. Herhalde fena şekilde dövülmüş ve dayamayıp can vermişti. Kim bilir başı ne kadar beladaydı. Belki de anlaşamadığı bir müşterisi yapmıştı bunu. Demek yarım saat önce varsaydım, orada ki o korkunç olaya ben de bulaşacaktım. Belki ben de dövülecek, karşı koyamayacak ve ağzım burnum kan içinde yığılıp kalacaktım. Allah beni korumuştu ve her şey olup bittikten sonra oraya gitmiştim. İçimden şükürler ederken sızıp kalmışım. Rüyamda koca bir doru atın, bağlandığı sicimlerden kurtulmaya çalıştığını ve yanına yaklaşan Meryem’in, elindeki şekerleri ata uzatıp yedirdiğini gördüm. At kocaman dişleri ile şekerleri yerken, Meryem çırılçıplak oluyor ve sonra tıpkı Kabe tavafında bürünülen ihramlara benzer, bembeyaz bir mintan ile uzaklaşıyordu. Sabah uyandığımda oldukça terlemiştim. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Gece olanları düşündüm. Bir gazete alıp özellikle de üçünü sayfasını dikkatle okumayı ve akşam haberlerini de pür dikkat izlemeye karar verdim. Şehirde dövülerek öldürülmüş bir hayat kadının haber olmaması mümkün değildi. Ne o gün ne de sonrası günlerde, Meryem’le ilgili en ufak bir haber bile çıkmadı. O kadar meraklanmıştım ki ;neredeyse bir taksiye atlayıp balıkçıya gidecek, etrafı kolaçan edecek ve bulabilirsem birileri ile konuşacaktım. Fakat sonra bu fikrimden çarçabuk vazgeçtim. Çünkü cinayet soruşturmalarının ne kadar derin ve geniş çaplı olduğunu biliyor ve eğer olay yerinde meraklı bir adamın varlığı öğrenilirse, başıma türlü belalar açılacağını tahmin ediyordum. Bu yüzden Meryem’i ve o geceyi hiç yaşanmamış saymaya karar vererek, içimde ara sıra sızlayan vicdanımı ve korkumu da Allah’a sığınarak yeneceğime inandım. Sanırım üç ya da dört ay sonrasıydı. Epeydir dişim sancıyordu. Cuma günü dairenin mescidinde namazımı kıldıktan sonra, sağlık işlerine bir sevk kağıdı yazdırıp hastaneye gitmiştim. Aylardır zonklayan azı dişim iyiden iyiye ağrımaya başlamış ve yemek yiyemez olmuştum. Bir müddet bekledikten sonra nihayet sıram geldi. İçeri geçtim. Hekimin söylemesiyle koltuğa uzandım. Hekim o parlak ışığı tutup, ağzımı iyice açmamı istedi. Açabildiğim kadar açtım. Elindeki aletle dişime dokundu, hafifçe tıkladı. -Diş fırçası kullanmıyoruz galiba? Cevap veremedim ve gözlerine baktım. -Tükürün. Koltuğun yanına tutturulmuş kabın içerisine eğilip tükürdüm. -Tekrar açın. Ağzımı tekrar açtım. Elindeki aynalı aletle, dudak içlerime ve daha gerilere doğru baktı. Sonra masadaki kağıt mendillerden birini verdi. -Tamam, kalkabilirsiniz. Yüzündeki maskeyi indirip masasına geçti. Önündeki deftere bir şeyler yazarak konuşmaya başladı. -Azı dişiniz tamamen çürümüş. Film çektirmeye bile lüzum kalmamış. Ancak iltihaplandığı için hemen çekemeyeceğiz. Antibiyotik yazıyorum. Bir hafta kullanacaksınız. Haftaya gelin, iltihap kurumuş olursa çekelim. -Tamam, ne yapalım… -Dişlerinizi düzenli fırçalasanız, böyle olmazdı. Çok mu şeker yiyorsunuz? -Hayır… Hatta hemen hemen hiç yemem. -Tuhaf… Sanki avuç avuç şeker yemiş gibi dişleriniz. Eczanedeki çocuk ilaç kupürlerini keserken, aklım doktorun son sözcüklerindeydi. O gece gördüğüm rüyayı hatırladım. Meryem’in avucundaki şekerleri ata yedirdiği anı, büründüğü ihramı. |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|