Murat Serdar Arslantürk
Yazı - Murat Serdar Arslantürk | Yazı - Murat Serdar Arslantürk |
| Yazar KuTuKoLa | |
| Perşembe, 21 Ağustos 2008 | |
Korkunç ve kanlı bir savaşın tam orta yerindeki karargâhta, emrindeki kıta’ların hareket ve manevralarını kararlaştıracak olan bir Komutan'ın hemen yanı başında, vazife bekleyen kurmaylarından başka kim vardır, biliyor musunuz? Yazıcı asker... Çünkü Komutanın ağzından çıkacak her bir kelimeyi kâğıda dökecek, kelimeleri, cümleleri düzenleyecek ve sonra da harekât emri olarak bütün alt birliklere yayınlayacak biri olmazsa, en hayati kararların bile alındığı o anlar, karargâhta kalakalırlar. Yani savaşlar bile kâğıtlarda başlar, kâğıtlarla şekillenir ve sulh kararları da yüzlerce yıl boyu kâğıtlarda yazılı kelimelerde muhafaza edilirler.Bir siyasetçi de binlerce insanın kendisine kulak vereceği konuşmalarına hazırlanırken, politikalarını, planlarını, kararlarını ve beklentilerini, yani bir milletin kaderini, kendisine yardım eden onlarca kişilik danışman kadrosuyla birlikte yazar... Kaleme alınmış taslağı defalarca okur, inceler, kelimelerle oynar. Ve çoğunlukla önündeki kâğıttan okuyormuş havasından kurtulmak için, 'prompter' isimli yarı saydam bir camdan akmakta olan metni bize okur. Ancak neticede yapılan; yazılmış olanı anlatmaktır. Düşünsenize; büyük Türk Mustafa Kemal Nutuk'u ve belki pek azımızın bildiği diğer bir kitabı olan "Medeniyet Bilgileri"ni kaleme almasaydı ne olurdu? O vakit sadece elimizdeki siyah-beyaz görüntüleri, cızırtılı ses kayıtları ve başkalarının anlattıkları ile anlamaya çalışacaktık Atatürk'ü. Hepimizin evlerinde baş köşedeki televizyonlarda akıp duran renkli diziler, çeşitli programlar, filmler ve hatta doğaçlama sanılan 'talkshow' lar (meddah yahut tuluat denebilir mi?) bile, üzerinde günlerce çalışılmış senaryolara, program metinlerine ve öykülere dayanır... Bir kaç sıra dışı emsalin haricinde, yazılı senaryosu ve hatta sahne sahne planlanıp kaleme alınmış konuşma metinleri olmayan bir sahne oyunu yahut sinema filmi duydunuz mu? En keyifle izlediğimiz sunumlardan, bayağı olarak nitelendirebileceğimiz bütün televizyon programları kadar hepsi, kamera arkasında ki kâğıtlar üzerinde duran yazı sayesinde var olurlar... Ve bilirsiniz; oyunculuk, yönetmenlik, kostüm, makyaj, ışık vb. birçok emeğin bir araya gelmesinin amacı; yazılmış olanı izletmekten ibarettir. Hemen hepimiz iş hayatını biliriz. Ve malumunuz, çalışma hayatındaki bütün akış bir üretime ve üretilenin pazarlanması esasına dayanır. Yani mamul sahibi ile alıcı arasındaki bir alışverişten ibarettir. Ve üretilen malın beğenilmesini sağlamanın, emsallerinden farklı kılmanın, tercih edilmesine sebep olmanın ve diğer faydalı özelliklerini anlatmanın yolu nedir? Tanıtım... Reklâm yazarının yaptığı; ürünü yahut hizmeti en çarpıcı ve göz alıcı şekilde anlatmaktır. O kadar ki alıcı etkilensin ve süreç başarılı bir satış ile son bulsun. Yani ekonominin bile en mühim merhalelerinden birinde yazı vardır ve bir yazarın kalemi oynamaktadır. Sanki bizler birer mamulden farklı mıyız? Eskiden kısa bir özgeçmişten ibaret olan 'kendimizi takdim" işi, şimdi neredeyse ta bebekliğimizden başlayıp bütün okul hayatımızı, çalışma tecrübelerimizi ve kendimize kefil kıldığımız isimleri bildirmeye kadar vardı. Yetmezmiş gibi, sosyal, kültürel ve ahlaki eğilimlerimizin de anlaşılması için tabi tutulduğumuz zekâ soruları, verimlilik ve uyum imtihanları ve kişilik ölçümleri yapan sınavlara da muhatabız. Dünyada muteber iş dergilerinden biri olan Forbes dergisinin yaptığı bir araştırmanın verilerine göre, son iki yıldır istihdam sağlayan işverenlerin, işgören seçimlerinde ağır basan tercihlerinden biri; kendisini, ailesini, hedeflerini, beklenti ve çabalarını, genel ülke ve dünya sorunlarını yazarak ifade edebilmek olmuş. Yani aslında hepimiz, yeri geldiğinde kendi kendimizin reklâm yazarı olmak durumda kalıyor ve bunu becerebilenlerimiz, seçkin çalışma ortamlarına kavuşuyor. Çünkü işverenlere göre kendisini yazarak ifade etme becerisini edinmiş biri, temsil ettiği şirketi, ürünü, hizmeti ya da görevi de aynı nispette idrak ve ifade edebiliyor. Aslında yazı hayatımızda o kadar önemli ve büyük bir yere sahip ki; bütün insanlığın dini inanç ve kanaatleri bile suhuf, yani sayfalı, yani yazılmış olanlar üzerine kurulu değil mi? Dört semavi dinin her biri vah yedildikten sonra kaleme alınıp kâğıda dökülerek insanlığa ulaşmadı mı? Ceylan derisinden ağaç yapraklarına, taşlara, parşömenlere ve nihayet bildiğimiz kâğıda yazarak muhafaza ettiğimiz bir inanca sahipsek, bunu yazabiliyor olmamıza borçlu değil miyiz? Çünkü yazı güçlüdür, kalıcıdır, nakledilebilir ve konuşmaktan çok daha muazzam bir ifade biçimidir. Savaşlar, anlaşmalar, buluşlar, keşifler, duygular, bilim ve sanat birikimimiz, güncel hayatımız ve bütün bir uygarlığımızın gelişimi, yazı sayesinde nesilden nesile aktarılıyor. Biz, bizden sonrakilere bırakacağımız kültür mirasımızı, yazarak aktarıyoruz. Ve bu muazzam işi üstlenen sessiz insanlar; sadece yazarlardır. Kültürümüzün varlığını; taşları, kayaları oyup yazılar döken büyük büyük büyük dedelerimizden tutunuz da, tarihçi kimliğinin yanında yazabilen, ilmi yahut siyasi geçmişinin yanında yazarak da anlatabilen ve ziyadesiyle yazmaya gönül vermiş insanlara borçluyuz. Kaldı ki, en güzel aşklar da yazılmış olanları değil mi? Fuzuli'nin Leyla ile Mecnun'unu hangimiz bilmiyoruz? Yahut Romeo ve Jüliet'e ne demeli? Sevdaya yaraşan da, yazılması değil midir? Çocuk okulda talebeyken, sınıfta uzaktan uzağa beğendiği bir kızın başka bir şehre taşınacağını öğrenir. Kızın babası memurdur ve tayin olmuşlardır. Kız kısa bir süre okuldan ve şehirden ayrılacaktır. O günlerde kızcağız süslü püslü ve rengârenk bir hatıra defteri alır. Bütün sınıfta dolaştırır. Yazma sırası çocuğa geldiğinde, defterin önceki sayfalarına şöyle bir göz atar. Çünkü tam olarak ne yazacağımı bilemez. Ve küçücük yüreğiyle uzaktan uzağa beğendiği kızın, öylece ansızın çekip gitmesi karşısında, 'Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için teşekkür ederim' türü basmakalıp bir şeyler yazmak da istemez. Nasıl olsa gidiyor, bir daha görüşemeyeceğiz diye düşünür ve cesaret bularak içten davranır. Önüne açtığı sayfaya, zihninden geçen ilk cümleleri yazar: " Her sabah bu okula seni görmek için geldim ve her akşam eve döndüğümde, ertesi günü iple çektim. Hafta sonlarını hiç sevmedim. Çünkü iki gün boyunca seni göremiyordum. Her hafta sonunun ertesinde bir Pazartesi gelse de, o iki günü bir türlü sevemedim. Oysa şimdi, o sevmediğim hafta sonlarını bile özleyeceğim. Çünkü gidiyorsun. Çünkü beni hiç bitmeyecek bir hafta sonuna bırakıyorsun ve artık Pazartesiler hiç gelmeyecek..." Kız, o vakitler bir anlam veremediği bu küçük hatıra yazısını, seneler sonra okuduğunda öyle etkilenir ki; çocuğun izini sürmeye başlar. Arar, sorar, soruşturur ve nihayet çocuğa ulaşmanın yolunu bulur. Bir mektup yazar ve mektupta sadece şu cümle vardır: " Bugün günlerden ne olursa olsun, istersek yarın Pazartesi..." Ben bu kadarını yazdım. Sonrası nasıl gelsin? Bu da sizin hayâ gücünüze ve yazmayı ne kadar sevdiğinize kalmış. İster mühendis olun, ister tabip, ister hukukçu, tarihçi... Belki de halen öğrencisiniz ve gelecekte öğretmen, mimar, hemşire ya da işsiz olacaksınız. Her suretiyle birilerinin yazdığı, birilerinin yazmaya devam ettiği ve birilerinin de yazması gereken bir hayatın ortaklarıyız. O sebeple siz de yazınız. Dilimizden düşürmediğimiz bir kelime; alın yazısı değil mi? Yazı her yerde... Murat Serdar Arslantürk Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır * FORBES Türkiye Haziran 2007 sf.43 Beğendiklerime Ekle Sık Kullanılanlara Ekle Arkadaşına Gönder Yorumlar (1)
![]()
delilerkralı
said:
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|