PAYLAŞILAMAYAN MİRAS
Arzu Terzi, Truva Yayınları, tarih, 271 sayfa 'Paylaşılamayan Miras'ta, Bağdat ve Musul topraklarının 1876-1909 tarih aralığındaki seyrini izleyen Arzu Terzi, söz konusu toprakların günümüzde hâlâ devam eden sorunlarının tarihi arka planına odaklanıyor. Kitabın birinci bölümü, Bağdat ve Musul bölgesindeki padişah mülkü haline getirilen arazilere ayrılmış. İkinci bölümde, öncelikle Sultan Abdülhamid'in Bağdat ve Musul vilayetlerindeki petrol yataklarının işletme imtiyazını alış serüveniyle başlayıp, daha sonra bu topraklarda bulunan başlıca petrol kaynaklarının tanıtımları ile Osmanlı tarafından işletilme biçimlerine yer veriliyor. Son bölümde ise, bu toprakların Osmanlı'nın elinden alınış serüvenine odaklanılıyor.
FOBİLER
Paul Denis, çeviren: İsmail Yerguz, Dost Kitabevi, psikoloji, 125 sayfa Dünyada herhalde fobisi bulunmayan insan yoktur. Fobilerin, örümceklerden yükseklik korkusuna, Klostrofobiden Agorafobiye kadar binlerce farklı türü bulunuyor. Kişinin böylesi bir korkuyla başa çıkmak için geliştirdiği kendine has savunma mekanizmaları da, bu etkenin güçlenip serpilmesine neden olabiliyor. İşte, Paul Denis'in bu çalışması, fobilere dair ayrıntılı bilgilere yer vermesiyle bir kaynak kitap niteliğinde. Fobileri gerçek sebepleri ışığında görüp tanımak, kişinin hayatını cehenneme çeviren bu sıkıntının aşılmasındaki en önemli aşama. Denis'in çalışması, bu aşamaya dair ayrıntılar barındırdığından, hem uzmanlara hem de sıradan okuyuculara hitap ediyor.
ALNINDA MAVİ KUŞLAR
Aysel Özakın, Yordam Kitap, roman, 192 sayfa 1 Mayıs 1977'de, Taksim meydanına toplanmış kalabalığa rasgele ateş açılmasıyla çok sayıda insan hayatını kaybetti. Failleri hâlâ yakalanmamış bu katliamın izleri, aradan geçen otuz yıla rağmen, hâlâ sıcaklığını koruyor. İşte Aysel Özakın'ın bu romanı, olaya edebiyat çerçevesinden bakan bir eser. Yaşanan katliamdan sonra kaleme alınan roman, olup bitenleri, genel olarak Armağan ve Sinan karakterleri ile dönem tipolojilerinin dünyasından anlatıyor. Bunaldığı taşra ortamından özgürlük kaynağı olarak gördüğü İstanbul'a gelen bir genç kız olan Armağan ile, eğitimli, toplumsal gidiş karşısında tedirgin, ancak kararsız aydın tipinin örneği Sinan'ın yolları bu olayla kesişecektir.
BATILI GÖZLER ALTINDA
Joseph Conrad, çeviren: Ayşe Yunus ve Mehmet Bakırcı, İletişim Yayınları, roman, 335 sayfa Joseph Conrad, 'Batılı Gözler Altında'yı, kısa hikâye tarzında düşünmüştü. Fakat geçen zamanla beraber, bu kısa hikâye, epey uzun bir romana dönüştü. Romanın başkahramanı, Rus klasiklerini, özellikle de Dostoyevski'nin karakterlerini anımsatacak bir tip olan Sidoroviç-Razumov'dur. Kurgunun mekânı, sıkıntılı dönemler yaşayan Rusya'dır. Conrad, Razumov üzerinden dönemin Rusya'sındaki insan profilini sunmaya çalışır. Fakat bu profil, Razumov'un karakterinden de görüleceği gibi oldukça karamsardır. Kendisi tereddüt, öfke, aşk, özgürlük ve suçluluk duyguları arasında gidip gelir. Bu durum onu, önceden kestiremeyeceği, trajik bir sona götürecektir. 'Batılı Gözler Altında', Dostoyevski'yi hiç sevmeyen Conrad'ın En Dostoyevskici romanı olarak biliniyor. Conrad meraklılarına duyurulur.
KÂSEDEN HİSSE
Tibor Fischer, çeviren: Duygu Günkut, Okuyanus Yayınları, roman, 258 sayfa Şimdiye kadar beş romanı yayımlanan İngiliz yazar Tibor Fischer'in 'Kâseden Hisse'sinin başkahramanı 5000 yıllık antika bir kâse. Dolayısıyla yüzyıllar boyunca devrimlere, açlıklara, savaşlara, katliamlara şahit olmuş bu kâsenin anlatacak çok şeyi vardır. Yine kâsenin 400 kere kırılma tehlikesi atlatması ve 3000 kere çalınma teşebbüsüyle karşılaşmış olması da, kendisinin kişisel hikâyesini daha ilgi çekici kılıyor. Mizahî anlatımın egemen olduğu romanda okuyucu, kâsenin, kadın-erkek ilişkileri, ahlaki bozukluklar, şehvet ve hırsızlık gibi konulardaki yorumlarına tanık oluyor. Romanın tarihi unsurlarıyla oldukça yetkin olduğunu belirtmekte fayda var. 'Kâseden Hisse', 1993 yılında Granta dergisi tarafından 'En İyi 20 Genç İngiliz Romancısı'ndan biri seçilen Tibor Fischer ile tanışmak için önemli bir fırsat. Gerçeküstü anlatıları sevenler bu kitapta aradıklarını bulabilir.
ÖNCE EKMEK
Orhan Kemal, Everest Yayınları, öykü, 109 sayfa Orhan Kemal'in 'Önce Ekmek' isimli bu öykü kitabının ilk baskısı 1968 yılında yapılmıştı. Yazar hemen ertesi yıl, yani 1969 yılında aldığı iki ödülle, öykücülük alanında ne kadar başarılı olduğunu göstermişti. 1969 Sait Faik Hikâye Armağanı ile 1969 Türk Dil Kurumu Hikâye Ödülü'nü kazanan 'Önce Ekmek'te on yedi öykü yer alıyor. Öyküler genel olarak, Büyük şehirlerde yaşayan insanların yaşama tutunma çabalarını, hayat kavgasını anlatıyor. Bu savaş hem yaşam için olacak, hem de insan öğüten bir canavara benzeyen şehirde tutunabilmek için olacaktır. Öykülerin çoğunluğu, yazarın diğer eserlerinde de baskın bir şekilde görülen insana dair inanca ve direnmeye vurgu yapan özellikleriyle öne çıkıyor.
YILDIZ ADLARI SÖZLÜĞÜ
Mustafa Pultar, İş Kültür Yayınları, sözlük, 139 sayfa Mustafa Pultar, 'Yıldız Adları Sözlüğü'nde, yıldızlar konusunda değişik dillerde, kültürlerde ve kaynaklarda geçen tanımları derlemiş. Sözlükte, yıldız adlarının Doğu'dan Batı'ya, mitolojiden gökbilime yaşadıkları serüvenlerin, Arapça, Farsça, Osmanlıca, Latince, Yunanca gibi çeşitli diller arasında çıktıkları çok anlamlılık yolculuğunun izini sürmek mümkün. Sözlüğün asıl ilgi çekiciliği, yıldız adlarının köken ve anlamlarının anlaşılmasını sağlamak ve bu adlara ilişkin imgelemlerin nasıl oluştukları hakkında fikir vermesidir denebilir. Sözlükte yıldız, yıldız kümesi ve takımyıldızların adları ile bunlara ilişkin temel terimler maddelendirilmiş.
İHANETİ GÖRDÜM
Erdal Sarızeybek, Pozitif Yayınları, siyaset, 300 sayfa Erdal Sarızeybek, askerlikten emekli bir isim. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde on yıl görev yapan Sarızeybek, bu süre zarfında başından geçenleri, 'Şemdinli'de Sınırı Aşmak', 'Hesaplaşma' ve 'Ya Gazi Paşa Duyarsa' isimli üç kitabında anlattı. 'İhaneti Gördüm' ise, bu anlatımların devamı olarak düşünülebilir. Sarızeybek'in ihanetle kastettiği örgüt PKK. Yazar örgütün 1980'den sonra nasıl boy attığını ve hangi politikaların buna sebep olduğunu anlatıyor. Dolayısıyla Turgut Özal, Tayyip Erdoğan, askeri bürokrasi veya neredeyse bu sürece dahil olmuş herkes Sarızeybek tarafından eleştiriliyor. Sarızeybek 12 Nisan muhtırasını da bu ihanete verilmiş bir cevap olarak değerlendiriyor.
SİNAN'IN GİZLİ ESERİ
Mirsad Sinanoviç, çeviren: Suat Ergüllü, L&M Yayınları, roman, 208 sayfa 'Mirsad Sinanoviç, 'Sinan'ın Gizli Eseri'nde, Osmanlı zamanındaki iç hesaplaşmalar çerçevesinde, bir cami inşasını hikâye ediyor. Kanuni Sultan Süleyman'ın padişah olduğu bu dönemde, Mimar Sinan'ın inşa ettiği camiler imparatorluğun en önemli mimari ürünleri olmuştur. Sinan bu dönemde, Süleymaniye'yle yarışan bir cami yapmaya hazırlanır. Fakat kimsenin haberi olmadan, proje birisi tarafından çalınmış ve cami bir yerde çoktan yaptırılmıştır. Tam bu esnada, padişahın gözdesi Asiye, her şeyini kaybetmiş Hasan Nazir isimli bir defterdara bu işin arkasındaki sırrı açığa çıkarmasını emreder. Nazir, bu kayıp projenin peşine düşerken farklı coğrafyalara sürüklenecektir.
GECEKONDU GEZEGENİ
Mike Davis, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, sosyoloji, 262 sayfa Mike Davis, kent kuramcısı, tarihçi ve aktivist. Kendisini bu kitabı da, Üçüncü Dünya ülkelerinin kentsel bölgelerinde halen bir milyar insanın yaşamakta olduğu gecekondu mahallelerinin tarihini ve günümüzdeki yapısını inceliyor. Çok sayıda alandan yararlanan Davis, bu yerleşim tarzının Mumbai, Kahire, İstanbul, Sao Paulo ve Seul gibi büyük kentlerdeki aldığı biçimleri analiz ediyor. Davis, IMF ve Dünya Bankası kıskacındaki ülkelerin, bu devasa sorunu çözmek için giriştikleri çabanın, orta sınıfın işine yaradığını savunuyor. Zorla tahliye edilen bu toplulukların yerine, orta sınıfın yerleştiğini belirten yazara göre, asıl sorgulanması gereken neo-liberal politikalardır. Mike Davis'in 'Gecekondu Gezegeni', bu sorundan mustarip olan Türkiye için de önemli bir kaynak olma özelliği taşıyor.
TARİHİMİZDE "İLK"LER
Burhan Atan, Karma Kitaplar, tarih, 200 sayfa Burhan Atan'ın 'Tarihimizde İlkler'i, Osmanlı ve Türkiye tarihindeki ilklere yer veren bu kitabı, uzun soluklu ve zorlu bir çalışmanın ürünü. Kitapta, dünyanın ilk arabalı vapurunun bir Türk'ün tasarımı olduğu; ilk nüfus cüzdanının 1863'ten sonra verilmeye başlandığı; ilk resim sergisinin Sultan Abdülaziz sayesinde açıldığı; ilk pulun 1863'te basıldığı; ilk hikâyeyi Ahmet Mithat'ın yazdığı; ilk iftar topunun Sultan III. Mustafa döneminde atıldığı; ilk Türkçe dilbilgisi kitabını bir sadrazamın yazdığı; ilk nüfus sayımının 1831'de yapıldığı; ilk kürekçilerin güreşçilerden oluştuğu; ilk futbol maçının Bornova'da oynandığı; ilk sinema gösteriminin 1896'da yapıldığı gibi önemli ve keyifli bilgiler yer alıyor. 'Tarihimizde "İlk"ler', tarihin karanlık sayfalarında unutulmuş ya da bir kısmı kayıt altına alınmamış anekdotları ve ayrıntıları gün yüzüne çıkarıyor.
SESSİZ AĞIT
Şengül Hablemitoğlu, Bilgi Yayınevi, anı, 157 sayfa Şengül Hablemitoğlu, bir suikast sonucu hayatını kaybeden Necip Hablemitoğlu'nun eşi. Şengül Hanım'ın 'Sessiz Ağıt'ı da, bu beklenmedik cinayete kurban giden kocasının yokluğu karşısında hissettiklerine yer veriyor. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi, buradaki anlatımların çoğunluğu, böylesi muazzam bir acı karşısındaki çaresizliği dile getiriyor. Hablemitoğlu, yaşadıklarını neden yazıya dökmeye karar verdiğini şöyle açıklıyor: "Dostlarımızla ve kendi arkadaşlarımla her yan yana gelişimizde, Necip'le ilgili nokta koymadan, nefes almadan konuştuğumu, bunun bir tür bağımlılık olarak hastalıklı bir duruma dönüştüğünü, beni de sıkıcı bir insan yaptığını gördüğümde yazmaya karar vermiştim."
MERMER GÖKYÜZÜNÜN ALTINDA
John Shors, çeviren: Suat Kaya, Abis Yayıncılık, roman, 431 sayfa John Shors, ilk romanı 'Mermer Gökyüzünün Altında'da, kurucusu Babür Şah'tan dolayı Babür İmparatorluğu olarak adlandırılan devletin Şah Cihan dönemini ele alıyor. Şah Cihan, daha çok, karısı Mümtaz Mahal için yaptırdığı anıt mezar Tac Mahal ile hafızalarda yer etmiştir. Shors'un kurgusu, bu anıt mezarın yapılış öyküsüyle beraber, Şah Cihan ile oğulları arasındaki iktidar kavgasıyla çerçeveleniyor. Shors, şehzadelerin iktidar kavgası üzerinden, günümüzün 'Medeniyetler Çatışması' tezine de atıfta bulunuyor. Fakat bu atıf, dinlerin ve medeniyetlerin değil, insanların ve çıkarların çatıştığı şeklinde olup, günümüzde epey etkili olan teze cephe alıyor.
MAGMANIN GÖZLERİ
Fahri Güllüoğlu, Yapı Kredi Yayınları, şiir, 60 sayfa 'Magmanın Gözleri', Fahri Güllüoğlu'nun 1996-2006 yılları arasında yayınlanan şiirlerinden oluşan bir ilk kitap. 'Gizli Göçebe', 'Magmanın Gözleri' ve 'Çıkmazın Sesi' bölümlerinden oluşan kitapta, Güllüoğlu'nun sinema, müzik ve tiyatroyla bağ kuran şiirleri bulunuyor. Kitapta yer alan 'Ses' isimli şiirden bir alıntı: "Su aktı.. Tekil, az değil./ Yoğun, yansılayarak kendini,/ yankılanmadan, uzaktan duyulmadan,/ açıklıklara uzanamadan aktı../ Koyu, sessiz edasında sesler belirdi,/ geri çekilip ileri fırladı, kabardı, köpürdü./ Geçmekle yükümlüydü, geçti su. (...)"
SATIŞÇILARIN YÖNETİMİ
Erdoğan Taşkın, Erko Yayıncılık, iş dünyası, 222 sayfa Satış konusunda uzman Erdoğan Taşkın, 'Satışçıların Yönetimi'nde, işletmelerin amaçlara ulaşmasında önemli görevler üstlenen satış yöneticilerinin daha etkin bir şekilde nasıl çalışması gerektiğini, satış yönetimi kavramlarından başlayarak, tanımlar, öneriler, güncel uygulamalar ve konuyla ilgili örnek olaylar vererek inceliyor. Taşkın bu incelemesini de, işletmenin amaçları, kişisel satış ilişkileri, işletme yönetimi düzeyleri, satışçılar ile müşteriler arasındaki ilişkiler, satışçıların örgütlenme sistemleri ve satışçıların işe alınması gibi alt başlıklar üzerinden yapıyor.
BİR GENÇ KIZ YETİŞİYOR
Betty Smith, çeviren: Nihal Yeğinobalı, Altın Kitaplar, roman, 528 sayfa 'Bir Genç Kız Yetişiyor'un ilk baskısı 1943 yılında yapılmıştı. Smith'in romanı, yüzyılın başında, Brooklyn'in yoksul bir mahallesinde yetişen Francie Nolan isimli karakterinin erişkinliğe adım atmasını anlatıyor. Roman yayınlandıktan sonra, yoksulluk altında ezilen göçmenlerin, Amerika'da kent yaşamına ayak uydurmak için verdikleri amansız mücadelenin öyküsü olarak tanımlanmıştı. Fakat bunun da ötesinde, Smith, Nolan karakteri üzerinden, aile dokusunu, sevginin sınırlarını ve masumiyetin yitirilişini iyi tasvir etmesiyle, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşabilmişti.
OYUNLAR VE GERÇEKLER
Sevda Şener, Dost Kitabevi, tiyatro, 189 sayfa Sevda Şener'in 'Oyunlar ve Gerçekler'i iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, Cumhuriyet'ten bu yana yazılan oyunlarda üzerinde durulmuş olan toplumsal gerçekleri ve sorunları göstermeyi ve farklı dönemlerde ileri sürülmüş görüşleri açıklamayı amaçlıyor. Burada oyun yazarlarının gerçeklere karşı duyarlılığı, toplumsal sorumluluk duygusunu kanıtlayan örneklerle veriliyor. Kitabın ikinci bölümünde ise, Şener'in başyapıt olarak kabul ettiği yerli oyunlardan bir demet sunularak, Türkiye tiyatro yazınının nasıl bir gelişim çizgisi izlediği ve ne gibi başarılar gösterdiği irdeleniyor.
6 DEĞER MADALYASI
Edward de Bono, çeviren: Selen Y. Kölay, Remzi Kitabevi, kişisel gelişim, 125 sayfa Edward de Bono, '6 Değer Madalyası'nda, değerlere "değer" biçilmesiyle bunların fark edilebileceğini ve buna göre hareket edilebileceğini belirtiyor. Yazar, farklı türdeki değerleri, altın, gümüş, çelik, cam, tahta ve pirinç gibi altı kategoride toplayarak, insanlara ve şirketlere "değerleri" hakkında bilgilenmeye ve sahip oldukları değerlerin hangi kategoriye dahil edilebileceği üzerine düşünmeye yöneltiyor. Yazar, her şeyin tekdüzeleştiği bir dünyada, hem insanlar hem de şirketler için asıl başarının, özgün değerler oluşturmaktan geçtiğini savunuyor.
SU VAKTİ
Hayrettin Geçkin, Yüzyüze Yayınları, şiir, 78 sayfa 'Şiirkondu', 'Düş Lekeleri', 'Bir Uçurum Arka Çıktı Bana' ve 'Beni Nereye Götür', Hayrettin Geçkin'in daha önce yayınlanmış şiir kitapları. Geçkin'in bu son kitabında yer alan 'Aklım Bir Delinin' isimli şiir şöyle: "annem verebilseydi yanıtını/ dünyaya ve aşka dair sorduğum soruların/ veya dediğini yapıp bağlasaydı aklımı/ bunları soruyor olmayacaktım/ / elimde değil büyüyor gittikçe itirazlarım/ fakat anlaşılmaz bir şey/ bütün bildiklerime ve itirazlarıma/ itiraz edecek kadar da seni seviyorum/ / hayat öğretmedi/ kitaplar da vermedi bunların yanıtını/ büyülendim sadece soruların karşısında/ büyülenmek yetmedi/ / sen/ ne olur/ çünkü aklım bir delinin hatıra defteri gibi."
EĞİTİMİN DEĞERİ VE GENÇLİK
Derleyen: Umut Sarp Zeylan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 190 sayfa 'Eğitimin Değeri ve Gençlik', Türkiye'deki genç nüfus ile eğitim arasında ilişki kurmayı, varolan sorunları saptamayı amaçlayan bir eser. Türkiye 2010 yılında, dünyada "genç nüfus oranı en yüksek ülke" haline gelecek. Türkiye'nin AB karşısındaki en büyük kozu bu genç nüfus iken, madalyonun öteki tarafında oldukça sıkıntılı bir tablo çıkıyor karşımıza. Çünkü Umut Sarp Zeylan'a göre, şu anda Türkiye, gençlerin okuma-yazma oranı açısından birçok gelişmekte olan ülkenin altında bulunuyor. Okullaşma için de aynı durum söz konusu. Kitapta, on uzmanın gençlik ve eğitim konusundaki sıkıntılara odaklanan ve çözüm önerileri sunan yazıları bulunuyor.
BAKIRKÖY GÜNCESİ
Ester Ruben, Epsilon Yayıncılık, günlük, 144 sayfa 'Bakırköy Güncesi', Ester Ruben'in Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Ergen Psikiyatrisi Kiliniği'nde kalan gençler için gönüllü yürüttüğü okuma etkinliğine dair günlüğünden oluşuyor. Ruben, 2005 Ekim'inden beri, bu klinikte 14-20 yaş aralığındaki gençler için, haftada bir kez bu etkinliği düzenliyor. İlk başlarda sıkıntılı olan bu etkinlik, daha sonra hem Ruben hem de klinikte yatılı kalan gençler için coşkulu bir deneyime dönüşmüş. Bunu, Ruben'in coşku dozu gittikçe artan satırlarından da açıkça görmek mümkün. Ruben'in günlüğü, okuma ediminin hayatın kıyısına itilmiş bu gençler için taşıdığı önemi, hayatlarına getirdiği mucizevi değişimi göstermesi açısından okunmaya değer.
AGNES GREY
Anne BrontÎ, çeviren: Azize Bergin, Merkez Kitaplar, roman, 212 sayfa Anne BrontÎ'nin, klasikler arasında yerini almış olan 'Agnes Grey' isimli bu romanında, Viktorya dönemi İngiltere'sinde, bir mürebbiyenin toplumsal sınıflar arasına sıkışmış yaşamı ve buna karşı verdiği mücadele anlatılıyor. Bu anlatımda, yazarın hayat hikâyesinden sahneler bulmak da mümkün. Viktorya döneminin katı disiplini içinde yetişen bu kadın öğretmenin yaşadıkları, aynı zamanda, entelektüel yoğunluk, duygusal açlık ve ahlaki sorumluluk arasında kurulmaya çalışılan bir dengeye de atıfta bulunuyor. Kadınların kamusal alana dahil olmaya çalışması, bunu yapmaya çalışırken de karşı karşıya kaldıkları toplumsal baskı, Agnes Grey karakterinde simgeleşiyor.
SEVGİNİN SAKLI SİMETRİSİ
Bert Hellinger, Gunthard Weber ve Hunter Beaumont, çeviren: Seda Toksoy, Pan Yayıncılık, psikoloji, 456 sayfa Bert Hellinger, ünlü bir aile terapisti. Hellinger'in çalışmaları, her türlü sıkıntıyla yüz yüze gelmiş aile ilişkilerinde, ne pahasına olursa olsun sevgiyi yeniden inşa etmek üzerine kuruludur. Hellinger, sevginin gelişmesinin ancak gereklerinin yerine getirilmesi ve ona zararlı olan edimleri yapmamakla mümkün olduğunu belirtiyor. Sevginin "Büyük Ruh'un saklı düzeni"ni izlediğini savunan yazara göre, asıl sıkıntı, bu düzen görmezden gelindiği, sevginin "sistematik düzenleri"ne uyulmadığı zaman baş gösterir. Hellinger bundan hareketle, ilişkilerin sistematik yasalarını ve bunlara neden uyulması gerektiğini anlatıyor.
Rüzgâra yazılan şiirler DEDİM Kİ POYRAZA
Haluk Şahin, Güncel Yayıncılık. 2007, 78 sayfa.
Doğa şiirlerinin en eskilerini ve en poetik olanlarını Homeros'la başlatabiliriz. Anadolulu ozanımızın derin metaforik dizlerinde, Troia Savaşı'nın geçtiği doğayı (Ege Bölgesi) ve özellikle de Troia ve yakın çevresini; adaları (Bozcaada-Tenedos/ Gökçeada-İmbroz), denizi eşssiz bir güzellikte dile getirir. Homeros tarafında yazıya geçirilen İlyada ve Odysseia destanları, yaklaşık iki bin yıldır şairlerin yaşam damarlarını beslemekte. Özellikle İlyada Destanı'nında savaşın geçtiği kent anlatılırken, birçok kez rüzgârlı Troia ve İlios'un adı geçer. Rüzgâr bu bölgede MÖ 2. binden itibaren hayati önem kazanmıştır. 2005 yılında birdenbire aramızdan ayrılan Troia kazı başkanı Korfmann (namı-diğer Osman bey) Troia'yı bir cümleyle şöyle anlatırdı: Troia'ya zenginliği rüzgâr getirdi. Çünkü çok güçlü ve sürekli esen kuzeydoğu rüzgârı (poyraz) Troia ve Çanakkale Boğazı'nın önemli bir yer olmasını sağladı. Evet, bu güçlü poyraz sözkonusu coğrafyadaki önemini devam ettiriyor. Hayatı ve doğal çevreyi biçimlendiriyor, kendi karekterini, imparatorluk alanında yaşayan insan ve canlılara aktarıyor. İşte bu poyraz bu yıl karşımızda yeni bir şiir kitabı bıraktı: Dedim ki Poyraza. İlk bölümdeki şiirlerinde şairimizin poyrazla olan diyologlarını şahit oluyoruz: Bir temmuz günü/ dedim ki poyraza/ Gel seninle bir anlaşma yapalım,/ kendini zorlama bu kadar/ aradabir nefesini tut ki/ biz de konuşalım. İlk şiirle başlayan poyraz diyaloğu didişmeye kadar varır. İşte bu kavganın nefes aralarında, şairin aynı zamanda yüreği, kulağı ve gözleriyle doğayı dinlediğini görüyoruz. Çiçekler, ağaçlar ve denizin en canalıcı ayrıntılarını yakalarız. Ama sadece poyrazla didiştiğini sandığımız şair, aynı zamanda bir başka cephede daha savaşmaktaymış. Tarih öncesi dönemden beri bir dayanışma gibi toprağa sığınma içgüdüsü şairimizde de kendini göstermekte; ama bu sefer karşısına ayrık otları çıkar. Aklına kötü şeyler gelse de kazanır bu savaşı şairimiz... Şiir tarihine baktığımızda usta şairlerin çoğunlukla olgunluk dönemlerinde doğaya yöneldiklerini; bir anlamda şiirlerini de doğaya adadıkların görürüz (örneğin: Pablo Neruda, Fernando Pessoa, Saint-John Perse, Yahya Kemal, Ziya Osman Saba). Dedim ki Poyraza kitabıyla ise olgunluk döneminde doğaya adanmış şiirleriyle karşımıza çıkan fenomen bir yazar var. Bu kitabın, her dizesinde Homeros ruhunun, Bozcaada rüzgârının izleri olan şairinin ilk ve tek kitabı olmayacağı kesin. Bizlere yeni bir şair hediye eden poyraza çok teşekkürler! Rüstem Aslan
Hayatınız birden değişirse... # KIZ KARDEŞLER Danielle Steel, Çeviren: Nazan Tuncer, 2007, 358 sayfa.
Romanları yirmi sekiz dilde yayımlanan ve yaklaşık kırk yedi ülkede en çok okunan kitaplar listesinde yer alan Danielle Steel romanlarıyla tüm dünyayı büyülemeye devam ediyor. Sevgi Bildirisi, Tutku Yılları, Yaz Bitmesin, Özel Dokunuşlar, Soylu ve Onurlu gibi birçok unutulmaz esere imzasını atan ve özellikle kadın okurların beğenisini toplayan yazarın son romanı Kız Kardeşler tıpkı bir peri masalı gibi başlıyor. Oldukça başarılı dört kız kardeşin öyküsünün anlatıldığı romanda sıradan hayatlardan öte şanslı insanların hayatları ele alınıyor. Candy herkes tarafından tanınan ve sevilen bir süper model. Adı ona ne kadar da uygun değil mi? Romanda oldukça genç ve tecrübesiz biri olarak anlatılıyor. Kardeşi Tammy reyting rekorları kıran bir TV programının yönetmeni, en büyükleri olan Sabrina Newyork'ta yaşayan hırslı bir avukat ve son olarak Annie sanatı için yaşayan bir ressam ve sonunda hayatını paylaşabileceği adamı bulduğunu düşünüyor... Hepsinin hayatta bir amacı var ve yollarını belirlemiş gibi görünüyorlar. Tıpkı eserine bakan bir sanatçının yapacağı gibi kızların anneleri de onlarla gurur duyuyor. Onları hiçbir zaman birbirleriyle kıyaslamıyor. Her birinin ayrı bir birey olduğunun farkında ve onların yeteneklerine saygı gösteriyor. Anneleri en yakın arkadaşları gibi ya da belki ondan da öte. Her şey çok mükemmel, değil mi? Ya da en azından şimdilik mükemmel görünüyor. Roman, kız kardeşlerin 4 Temmuz bayramı için her yıl olduğu gibi Connecticut'taki baba evinde toplanmalarını anlatarak başlıyor. Ama bu sadece başlangıç, sadece olayların görünen kısmı. Belki de eski bir düşünürün söylediği gibi aslında her güzel şeyin ardında bir trajedi var. Kız kardeşlerin hayatı başlarına gelen korkunç bir felaketle altüst oluyor. Peri masalı aniden son buluyor ve gerçeklerle hiç beklemedikleri bir şekilde yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Birdenbire aile ilişkileri her şeyden fazla önem kazanıyor. Başlarına gelen şey eğer birbirlerine yeterince kenetlenirse, her türlü zorluğun üstesinden gelebileceklerini fark etmelerini sağlıyor. Bir şekilde kabuklarını kırıp dış dünya ve acımasızlığıyla yüzleşmek durumunda kalıyorlar. Ama her bitiş yeni bir başlangıcı da beraberinde getiriyor. Kız Kardeşler'i bir aile romanı olarak adlandırmak belki de daha doğru olur. Romanda her ne olursa olsun gerçek bir aile olmayı başardığınızda, geleceğin umut dolu olabileceği vurgulanıyor. Kitabın en güzel yanı ise her şeyi olduğu gibi dürüst bir şekilde anlatması ve okuyucuyu samimiyetine inandırabilmesi. Her şey pamuk ipliğine bağlı olsa da hâlâ mucizelerin yaşanabileceğini hissediyoruz.
|