|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 07 Nisan 2008 |
'Kutlu Doğum' münasebetiyle peygamberlik ve Peygamber Efendemiz (sas)
Peygamberler bize kendimizi anlatır Her bir insanın varlıkla alâkalı olarak mutlaka sorduğu "Nasıl?" ve "Niçin?" sorularına felsefe tarihinde aranan cevaplarda filozofların belki en akıllılarının ve sadece akıllarına güvendikleri için de kendilerini en çok aldatanların mensubu bulunduğu iki akım birbirine çok benzemektedir.
"Nasıl?" sorusunu Yaratıcı'nın varlığını kabul etmeden cevaplamanın imkânsızlığını gören, fakat kabul etmek de istemeyen Sofistler, varlığın hayal ve aldanıştan ibaret olduğunu iddia etmiş, fakat bir iddia ve bir hükmün gerçekten var ve şuurlu bir varlık gerektirdiğini atlayarak ya da görmek istemeyerek kendilerini aldatmışlardır. Adı geçen iki akımdan diğeri olan Varoluşçuluk ise, varoluşu, yani süreci, eylemi öne alarak ve varlığı manâsız, gayesiz bularak "Niçin?" sorusundan kurtulmak istemiş, fakat Sartre'da gördüğümüz üzere, bütün "tabiî" çevresi gibi kendi varlığını da temelden manâsız, hayatı gibi geleceğini de hiçlikten ibaret telâkki ettiği insana sorumluluk yükleyerek, kendi kendini aldatma yoluna gitmiştir. Eskiden "tabiî" ilimler felsefenin, daha doğrusu "Hikmet"in içinde mütalâa edilir, yani varlıkla ilgili olarak "Nasıl?" ile "Niçin?" sorusu bir arada ele alınırken, modern dönemde bilmekle inanmak, din ile bilim birbirinden ayrıldığından, din ile bilime ayrı sahalar tahsis edildiğinden "Nasıl?" sorusunu cevaplamak bilime verilmiş, "Niçin?" sorusu ile de felsefe ilgilenir olmuştur. Ne var ki, mevcut bölünmüşlük ve yaklaşımlar içinde ne bilimin "Nasıl?" sorusuna ne de felsefenin "Niçin?" sorusuna cevap verebilmesi mümkündür.
Cebrî-fizikî hususiyetler ve insan
Varlıkta, zaten o olmadan bilimin de olması mümkün bulunmayan muhteşem ve kusursuz bir nizam, denge ve baş döndürücü bir hareket ve âdeta ansızlık içinde sürekli yenilenmeye rağmen bir devam (ıttırad) vardır. Bu, varlıkta mutlak bir gayenin olduğunun, buna karşılık israfa ve abesiyete asla yer olmadığının en açık delilidir. Bunun yanı sıra, varlık içinde hususî bir yere sahip bulunan insanın varlığı ile ilgili olarak kendinden kaynaklanmayan, tam tersine, kendisini içinde bulduğu ve ona hükmeden şartlar söz konusudur. Meselâ, insanın doğup doğmama, nasıl bir aile içinde dünyaya gelme, doğum ve ölüm yer ve tarihi, rengi, ırkı, fizikî yapısı gibi varlığının haricî yanları konusunda hiçbir rolü yoktur. Ayrıca, "tabiî" çevresi; temel ihtiyaçları, bu ihtiyaçları giderme yolu, kendisine zararlı ve faydalı yiyecek-içecekler gibi fizikî hayatının temel unsurlarının tesbiti ve tayini konusunda da hiçbir rolü yoktur. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 01 Nisan 2008 |
Anayasa Mahkemesi, 31 Mart 2008 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa Mahkemesi'ne sunulan iddianamenin Abdullah Gül dışında kalan bölümünün kabulüne oybirliğiyle, Abdullah Gül yönünden kabulüne ise dört üyenin muhalif oyuna karşılık oyçokluğuyla karar verdi.
Kuşkusuz, verilen karar sadece iddianamenin kabulü anlamına gelmektedir. Bundan sonra, şimdiye kadarki kapatma davalarında işleyen süreç işleyecektir. Bu bağlamda, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ön savunması ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın esas hakkındaki görüşü ve ardından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın sözlü açıklama ve kapatılması talep edilen siyasal partinin sözlü savunmasından sonra, Anayasa Mahkemesi nihai kararını verecektir. Karar verme yaklaşık altı ayı bulabilecek bir süreçtir.
Kapatma davası ile ilgili iddianamenin Anayasa Mahkemesi'ne verilmesinden bu yana yaşanan gelişmelere bakıldığında, Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin siyasal parti kapatma konusunda, farklı kapsamda anayasa değişiklikleri gerçekleştirmeyi düşündükleri anlaşılmaktadır. İddianamenin kabulünden itibaren özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi'nin siyasal parti kapatmayı zorlaştıran bir değişikliğe başvurabileceği siyasi kulislerde yüksek sesle dillendirilmektedir. Getirilmesi düşünülen değişikliklerin içeriği yanında, bu noktada ifade edilmekte olan önemli bir husus ise, yapılması düşünülen değişikliklerin görülmekte olan bir davayı etkilemesi konusunda odaklanmaktadır. Bu tartışma, özellikle Anayasa Mahkemesi'nin iddianamenin kabulüne ilişkin kararından sonra daha güncel bir hal alacaktır. Bu bağlamda ortaya çıkan sorun, Anayasa'nın 138. maddesinin üçüncü fıkrasındaki, görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisi'nde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı ve herhangi bir beyanda bulunamayacağı kuralı ile ilgilidir. Anayasa'daki bu hükmün amacının görülmekte olan dava hakkında yasama organının mahkemelerin bağımsızlığını etkileyecek biçimde hareket etmesini önlemek olduğu söylenebilir. Yoksa bu hükümden görülmekte olan bir dava hakkında, o davada uygulanacak kurallarla ilgili hiçbir değişikliğin yapılamayacağı anlamı çıkarılamaz. Aksi durumda, binlerce davanın görülmekte olduğu bir ortamda, Türk Medeni Kanunu'nun ve Türk Ceza Kanunu'nun yerine yenileri getirilemezdi; hiçbir konuda yasama organının daha ideal kurallar getirmesi mümkün olamazdı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 01 Nisan 2008 |
AK Parti ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan kapatma davası iddianamesi Anayasa Mahkemesi'nce kabul edildi. Bu ara sonucu hiçbir şüphe taşımadan bekliyorduk.
İddianamenin kabul edilmemesi ihtimali aslında yoktu; böyle bir ihtimal olsa da kapatma davası bakımından ortaya sonucu etkileyecek bir durum çıkmayacaktı. İddianame iade edildiği zaman, bir süre sonra eksiklerin tamamlanıp tekrar davanın açıldığını görecektik. Burada, kapatma davasını iyi okumak, hukukla siyasetin kesiştiği önemli noktada projeyi görmek gerekmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, hiçbir zaman, neticesini "görmeden", önemli bir parti için kapatma davası açmaz. Bazı tabela partileriyle ilgili açılan davalarda, teknik hukuki değerlendirmeler bakımından Başsavcı ile Anayasa Mahkemesi arasında farklı görüşler olabilir; böyle bir parti için kapatma talebi reddedilebilir. Ancak, AK Parti gibi, ülkede yaşayan insanların yarısının oyunu almış, TBMM'de anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip ve Türkiye'yi yaklaşık altı yıldır idare eden bir parti hakkında kapatma davası açılırken kırk kere düşünülür, tartılır ve neticeler hesaplanır. Bunu hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekir.Uzun zamandır kapatma davalarında iddianamenin sadece bir iddianame olmadığını, bir "siyasi proje" olduğunu ifade etmekteyiz. Parti kapatma davaları, dünyanın her yerinde, ağırlık itibarıyla siyasi davalardır; bu davaların hukuk kurallarıyla düzenlenmiş olması, onlara hukuki nitelik kazandırmaz. Hukuki düzenlemeler de, zaten, yargıçlara önemli ölçüde takdir hakkı ve yorum imkânı tanıyan düzenlemelerdir. Bu sebeple, kapatma davalarına bir teknik hukuk davası gibi bakmak yanlıştır; yanıltıcıdır. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
Artık böyle uygulamaları geride bıraktık, devir değişti, halkın desteğini böylesine sağlamış partilerle böyle şeyler olmaz, en azından şu anda, şu günlerde olmaz derken oluverdi!
İktidar partisi kapatılmak isteniyor. Yani bir filmi yeniden görüyor gibi oluyoruz. Oysa bu bambaşka bir film. Oyuncuları aynı, sahne aynı, senaryo da benziyor. Ama farklı çünkü sesler ve müzik çok farklı, renkler farklı, havası bütünüyle farklı: Evvelki filmler dramdı bu fars ya da trajik/komik bir serüven.
En büyük fark, basındaki ve toplum içindeki tepkiler. Bir iki güvensiz 'yargı sürecini etkilemeyin' sözlerinin dışında kulaklara tek gelen, yüksek tondaki protestolar oldu. Yurtiçinde ve yurtdışında herkes şaşkın ve öfkeli. Söylenmedik söz kalmadı: Yargı darbesi, yargı skandalı, demokrasiye müdahale, rejimi hiçe sayma, ülkeyi karanlıklara boğma, gerilere götürme, AB'den koparma, halk iradesini, Parlamento'yu saymama, seçmeni küçümseme, keyfî davranma, anlamsız iddianame, kanıtsız iddialar, savcıların tahakkümü, adaletin siyasallaşması, siyasetteki bir yenilgiyi hukuk alanında kazanma çabası, hukuka güvenin kalmaması, çılgınlık, adaletin dengesiz ve aşırı tepkisi, 'daha neler!' nidaları... Bütün bunlar ve daha niceleri basında yer aldı.
Yeni olan yalnız bu itirazlar değildir: Bu protesto söyleminin doğal sayılmasıdır. Bu protestolar yurtiçinde ve yurtdışında ayyuka çıkıyor, yargı süreci böylesine etki altında kalıyor ve bu normalmiş gibi de kabul görüyor. Ve bu durum hiç de iyiye alamet değildir. Yargı sürecinin böylesine eleştirildiğinde karşı tedbirin alınamaması ne anlama geliyor? Herhalde yeni ve çok sorunlu bir durumla karşı karşıyayız. Ama hangi birini suçlayacaksın, önce kimi dava edeceksin! Dünya alem ayağa kalkmış, aydını, işadamı, hukukçusu, sıradan vatandaş itiraz ediyor. Küçük bir kesim de yalnız 'hoş değil ama bekleyelim bakalım' demekte. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 25 Mart 2008 |
Türkiye'de ağır ve yorucu tartışmalar var. Bu tartışmalara yoğunlaşmak, uluslararası sistemdeki çekişmeleri, sorunları, rekabet ve pazarlıkları göz ardı etmeyi gerektirmiyor, tam tersine biraz daha fazla ilgilenmeyi gerektiriyor olabilir.
Şu sıralar ki epey zamandır da sürüyor, en temel küresel tartışmalardan birisi NATO çerçevesinde yapılıyor. NATO tartışmaları ise, biri örgüt içi pazarlıklar, diğeri örgüt dışı pazarlıklar olarak ayrıştırılabilir. NATO çerçevesindeki sorunlar birkaç başlıkta toplanabilir. Bunlardan bir tanesi, genişleme meselesi. 2-4 Nisan'da Bükreş'te gerçekleştirilecek olan ve zirve merkezindeki tuvaletlerin yetersizliğiyle gündeme gelmiş olan toplantı gündeminin de en önemli konusu bu. Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya'ya resmi davet yapılması öngörülüyor. Ancak, bunun dışında Ukrayna ve Gürcistan'ın da üyelikleri masaya yatırılacak. İlk üç ülke, NATO'nun Balkanlardaki gücüne işaret ediyor. Bu haliyle bakıldığında, ABD'nin Avrupalı müttefikleriyle birlikte Akdeniz egemenliğini korumadaki kararlılığı dile getirilebilir. Ancak bu teklif aynı zamanda Balkan yarımadasında var olma amacı taşıyan başka güçlerin çevrelenmesi anlamına da gelebilir. Dolayısıyla, Yunanistan ile Makedonya arasında yaşanan sorunları da belki Kosova sorunuyla birleştirerek değerlendirmek mümkün. Yunanistan, yarımadanın tümüyle NATO, yani içinde ABD'nin bulunduğu bir güvenlik sistemine terk edilmesini istemeyenlerin baskısı altında olabilir.
'Kim neyi istemiyor?' diye sorulduğunda ise, yanıtı başka gelişmelere bakarak vermek mümkün. NATO genişlemesi kapsamındaki ikinci halka olan Ukrayna ile Gürcistan, Rusya ise bu iki ülke üyeliği söz konusu olduğunda iç çamaşırı dolabı karıştırılmış gibi bir tepki veriyor. Çok özetle Rusya, bu iki ülke yoluyla NATO güçlerinin, sınırını çevrelemesini kabul edemeyeceğini beyan ediyor. Eğer bu konuda bir ısrar varsa, o zaman da bu iki ülkenin şimdiki halleriyle NATO üyesi olamayacaklarını, buna izin verilmeyeceğini söylüyor. Rusya, gayet açık olarak Ukrayna'yı Dinyeper ırmağı boyunca dikine, Gürcistan'ı da Osetya boyunca enine bölecek hareketleri destekleyeceğini dile getiriyor. Diğer bir ifadeyle bu, 'NATO'ya yarım devletler verme kararı olabilir mi?' bilinmez. |
|
|