Karakitap Biyografiler Karakitap Fotoğraf Galerisi Karakitap Mekanlar Karakitap Kültür Sanat Karakitap Edebiyat Karakitap Forum Karakitap Anasayfa
Karakitap arrow Gündem
Gündem
Türk Devrimi - Christian Rakovsky
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Cuma, 25 Nisan 2008
 Christian Rakovsky bir gazeteci, yazar, diplomat ve tıp doktoru olmanın yanı sıra Balkanlar ve Doğu Avrupa komünist hareketinin tarihsel kurucularındandır.

Bulgaristan doğumlu bu Romanya yurttaşı, bölge ülkelerindeki sosyalist örgütlenmelerin temellerini atmış, Fransa ve Almanya'daki sol yayınlara Balkanlar üzerine makaleler yazmış, tutuklanmış ve pek çok ülkeden sınır dışı edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde İkinci Enternasyonal yönetiminde bulunan Rakovsky, savaş yıllarında enternasyonalist politikaları savunarak Zimmerwald konferansına katılmıştır.

Rakovsky, Ekim Devrimi'nin hemen sonrasında geldiği SSCB'de de önemli görevler üstlenir. Lenin tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti geçici başbakanlığına atanır, ardından bu ülkede iç savaş koşullarında bakanlıklarda ve parti örgütlenmesinde çalışır. Yine bu dönemde Komünist Enternasyonal'in kuruluşuna katılır.

1923'ten itibaren SSCB'nin Londra ve Paris büyükelçiliklerine getirilen Rakovsky, SSCB'nin dış ilişkilerinde birinci dereceden sorumluluk üstlenmiştir. SSCB'yi bürokratikleşme ve profesyonel yozlaşma tehlikelerine karşı uyaran Rakovsky, 1941'de Stalin'in emriyle öldürülür.

Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir ülkede doğan Christian Rakovsky'nin aşağıdaki yazısı, 1908 Devriminin hemen sonrasında Fransa'daki Le Socialisme sayfalarında yayımlanmıştır.

Abdülhamid'in baskı rejiminin yakılışını ve Jöntürk devrimini coşkuyla selamlayan Rakovsky bu yazısında devrimi yolundan saptırabilecek olumsuzluklara da işâret ediyordu. Jöntürklerin, Türkiye halklarının gönüllü birliğini kuracak ve en geniş özgürlükleri sunacak bir federasyon yerine Sarayla uzlaşmayı ve merkeziyetçi politikaları tercih etmelerinin nasıl sonuçlar verdiğini gayet iyi biliyoruz. Rakovsky'nin sözünü ettiği “Ya Otonomi, Ya Anatomi” sloganıysa güncelliğini hâlen koruyor.
 
El Zevahiriyle, Hamas, İran ve diğer sorunlar üzerine - Alain Gresh
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Cuma, 25 Nisan 2008
El Kaide’nin iki numaralı adamı Eymen El Zevahiri, 2007 Aralık ayında internet aracılığıyla kendisine yöneltilen sorularını yanıtlamıştı. Bu yanıtlar 2 Nisan 2008’de, Hareketin medya organı El Sahab’da Arapça ve İngilizce olarak yayınlandı. Yayınlanan metin, hem El Kaide’nin düşüncelerini (ve çelişkilerini), hem de ilgililerin merak ettiği bazı konuları daha iyi anlamamıza olanak veriyor.

[Saldırılarda] masum insanların ölümü üzerine

“Biz ne Bağdat’ta, ne Fas’ta, ne Cezayir’de, ne de başka bir yerde masum insanları öldürdük. Eğer mücahit operasyonlarında masum insanlar öldürüldüyse, bu ya yanlışlıkla, ya da gerektiği için olmuştur.” (Gerektiği için derken, masum insanların düşmanın önünde canlı kalkan olmasını kastediyor.)

11 Aralık’ta, Birleşmiş Milletler binalarını, Anayasa Konseyini ve Polis Akademisini vuran Cezayir saldırılarına ilişkin olarak şunları söylüyor:

“İslam, Birleşmiş Milletler’i düşman ilan etmiştir: Müslüman topraklar üzerinde İsrail devletinin kurulmasını meşrulaştıran onlardır. Çeçenistan’ı Hıristiyan Rusya’nın bir parçası olarak gören onlardır. Septe ve Melilla’yı Hıristiyan İspanya’nın bir parçası olarak değerlendiren onlardır. Afganistan’da ve Irak’ta (…)Hıristiyanların varlığını meşrulaştıran ve Çeçenistan, Kafkasya, Kaşmir, Septe, Melilla ya da Bosna Müslümanlarına bu hakkı tanımazken, Timor’un (Endonezya’dan) bağımsızlığını tanıyan onlardır.”
 
İsrail'in asker yığması ve Suriye tatbikatları - Abdulbari Atwan
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Salı, 08 Nisan 2008
 Suriye-İsrail sınırındaki gerginlik haberleri, Ortadoğu ve özellikle de İsrail medya organlarında haber bültenlerinin ilk sırasında ve gazete manşetlerinde yer aldı. Zira Ehud Barak, Almanya ziyaretini iptal etti ve savunma bakanlığı kimyasal başlıklı füze savaşını hesaba katarak İsraillilere gaz maskesi dağıtılacağını açıkladı.

İsrail hükümeti güvenlik ve stratejik sorunları izlemekle sorumlu mini bakanlar kurulunun dönemsel toplantılarını düzenleyip askerî güçlerini Lübnan ve Suriye sınırına yığarken Şam'dan gelen haberler, ortada Suriye ordusunun olağanüstü hali hesaba katarak yaptığı tatbikatlar olduğunu teyit ediyor. Kendisini şiddetle yönelten soru, bu yükselen tansiyon ve sebepleri, savaş fitilinin ateşlenmesine yol alacak ciddiyette olup olmadığı veya belirli siyasi sonuçlar ve ödünlere ulaşmak için baskı hedefli tatbikatlar olduğu hakkındadır. Bu soruya ve bu sorudan dallanan sorulara net yanıt vermek zor. Zira askerî hareketlenmeler yüce sırlar olup bu sırları devletin zirvesinde sınırlı kişiler bilir. Aynı şey sıfır noktası için de söylenebilir. 1973 Ekim savaşında sadece birkaç kişi Mısır-Suriye saldırısının tarihini biliyordu. Her iki ülkedeki cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları ve savunma bakanları dışında bu bilgiler ilk kurşunun atıldığı tarihe kadar sır olarak kaldı. O dönemler hava kuvvetleri komutanı olan halihazırdaki Mısır Cumhurbaşkanı bu durumu net şekilde belirtmişti. Savaş ihtimallerinin barış ihtimallerinden daha büyük olduğu kesin. Bütün göstergeler İsrail'in iki yıl önceki son savaşta Hizbullah savaşçıları eliyle uğradığı son yenilgisinin intikamını almak için Lübnan'a saldırmaya hazırlandığına işaret ediyor. Yarı resmi Amerikan raporları, ABD Başkanı George Bush'un görev süresi bitmeden önce nükleer tesislerini ve altyapısını imha etmek için İran'a savaş açabileceğini ifade ediyor. İsrail'in Güney Lübnan'daki İslami direnişin büyüyen gücüne ve 2006 Temmuz savaşında etkinliğini ispatlayan füze sistemine sahip olmasına katlanamadığı açık. Zira bu güç İsrail için tehlike oluşturmaya, orta ve uzak vadede güvenlik ve istikrarını tehdit etmeye başladı. Hizbullah'ın gücüyle ilgili söylenenler İran gücü için de geçerli. Zira İsrail bölgede kendisiyle stratejik caydırmacılık oluşturacak, Lübnan ve Filistin'deki direniş hareketlerine destek verecek bir başka nükleer güçle birlikte yaşayamaz. Bu savaşın fitilinin ateşlenmesi durumunda bölgede olabileceklere dair kehanetler ve keza analizler oldukça çok. Bazı uzmanlar bu savaşın son bölgesel savaş olabileceği düşüncesinde.
 
Türkiye'nin gerçek sivil toplum ihtiyacı - Doç. Dr. Ulvi Saran
Üye Değerlendirme: / 2
Yazar KuTuKoLa   
Salı, 08 Nisan 2008
 Sivil toplumun işlevi ve sivil toplum kuruluşlarının rolü; Türkiye'nin gündemine damgasını vuran son gelişmelerle birlikte birdenbire kamuoyunun ilgi odağı haline geldi.

Toplumun geleceğiyle ilgili konuların bir anda gündelik kısır çekişmelerin gölgesinde kalabildiği ülkemizde, temel toplumsal ve siyasal sorunların popüler siyasetin kaygılarından uzak, stratejik bir yaklaşımla ele alınabilmesi ve uzun vadeli çözüm arayışlarına konu olabilmesi bakımından; siyasal sistemin yapı ve işleyişinin anlaşılmasında önemli bir çözümleme aracı olan "sivil toplum" kavramının ve bu kavram çevresindeki ilişkilerin açıklığa kavuşturulması önem taşıyor. TOBB, TZOB, TESK, TİSK, Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen gibi meslek örgütü ve sendikaların oluşturdukları platform; başka kritik dönemlerde olduğu gibi, son günlerde de anamuhalefet partisi, yüksek yargı organları ve hükümet arasında anayasa değişikliği ve parti kapatma davası nedeniyle yaşanan çekişme ve gerilim üzerine sağduyu çağrısında bulunarak yaşanan siyasi süreçte aktif bir rol üstlenme yoluna gitti. Sahip oldukları temsil tabanının genişliğine bakılarak toplumun % 80'inin görüşlerini yansıttıkları teziyle gündeme gelen bu kuruluşların yaptıkları "ılımlılık" çağrısının içeriği ve muhatabı konusunda süregelen tartışmalar ve bu çerçevede yürütülen spekülasyonlar, dar anlamda siyasi polemik konusu olmaktan öteye gidemiyor. Ancak, yaşanan gelişmeler; bütün bunların ötesinde, sivil toplum kuruluşu, demokratik temsil, siyasal katılım, sivil toplum-devlet ilişkisi gibi siyaset teorisine ve siyasal yapı ve mekanizmaların pratikteki işleyişine ilişkin temel sorun alanlarını su yüzüne çıkarabilecek önemli ipuçlarını bünyesinde barındırıyor.

Siyaset literatürünün temel bir kavramı ve demokratik toplumlarda siyasal ve toplumsal gelişimin başlıca dinamik güçlerinden biri olarak Batı dünyasında uzunca bir süredir var olan sivil toplum; ister mutlak monarşilerde ister 20'inci yüzyılın kapitalist sosyalist ya da gecikmiş totaliter siyasal rejimlerinde; merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına özerk (otonom) bir sürecin doğmasını ve bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir yapının şekillenmesini sağlayan güç olarak tanımlanıyor. Sivil toplum kavramının her durumda devletin dışında kalan ve devlete karşı bir var oluşu ifade eden temel özelliğinden hareket edildiğinde; sivil toplum kuruluşlarının olmazsa olmaz üç temel şartı belirgin bir biçimde öne çıkıyor: Devletten bağımsız olmaları, gönüllülük esasına göre örgütlenmeleri ve toplum yararına hareket etmeleri gereği. 20'inci yüzyılın sonunda küreselleşmenin etkisiyle ulusal sınırların aşınması, sosyalist blokun çökmesi, sosyal demokrasinin zayıflaması ve liberalizmin yükselişiyle birlikte bir taraftan sivil toplum kavramı yeni bir anlam ve önem kazanırken; diğer taraftan sivil toplum kuruluşlarının yapı ve işleyişleri ve devletle ilişkilerinde siyasal katılımın ve çoğulculuğun artırılması yönünde yeni gelişmeler ortaya çıkıyor.
 
AB ve Batı Trakya Türkleri - Herkül Milas
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Salı, 08 Nisan 2008
Batı Trakya azınlığının artık 'Türk' kelimesini kullanabilmesi konusunda önü açılmıştır. Kendi okul kitaplarının hazırlanmasında söz sahibi olma kapasitesinde olduğunu da göstermiştir. Yunan devletinin nasıl bir tutum izleyeceğini de yakında göreceğiz. Ama her durumda AB'nin olumlu rolü de görülmüştür.

Avrupa Birliği kimilerine yarıyor, kimilerine yaramıyor. Kimlere yaramadığını anlamak kolay: AB'ye karşı olanların, bu birlikten çekinenlerin listesini yapın, zararlı çıkanları bulursunuz. Bir de samimi olarak AB'nin topluma zararlı olduğuna inananlar, ya da AB konusunu ulusal onur meselesi yapanlar var. Sanırım onlar somut çıkarların nerede yattığını iyi göremeyenler. Çünkü bir de 'soyut' çıkarlar var ki, bu konuyu tartışmak işin soyutluğundan dolayı olanaksız gibi. Her neyse, şu an iki somut kârdan söz etmek istiyorum.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi geçenlerde (27.3) kararını açıkladı. Yunanistan'da resmen yalnız 'Müslüman' olarak tanınan Batı Trakya azınlığının, 'Türk' sıfatını da kullanabileceğini bildirdi. Yani AİHM'ye başvuran Türklerin şikâyeti haklı bulundu ve bundan böyle 'Türk' sıfatını içeren derneklerin serbest olmaları gerektiğine karar verildi. Yunanistan savunmasında 'Türk' sıfatı kullanılırken asıl maksadın bir kimliği belirtmek değil, ülke içinde 'etnik bir grubun/azınlığın varlığını kabul ettirmek' olduğunu savunmuştu. Mahkeme kararı bu konuya da açıklık getiriyor: 'Asıl niyet bu olsa bile, Türk ismini taşıyan dernekler şiddete başvurmadıkları sürece, bu eylemleri demokratik toplum için bir tehlike oluşturmaz'. Yani bir dernek şiddete başvurmadıkça yasaklanamaz dendi.
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 46 - 50 Toplam: 252
E-Kitap Biyografiler Sesli Kitap Mekanlar Fotoğraf GalerisiKitap Özeti

Haberdar mısınız?

haberler e-posta kutunuza gelsin






Karakitap TV ForumSözlüklerYazarlarKültür Sanat Edebiyat

Üye Girişi







Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
aktivasyon kodumu yeniden yolla!
Şuanda 110 misafir bağlı
Advertisement