Karakitap Biyografiler Karakitap Fotoğraf Galerisi Karakitap Mekanlar Karakitap Kültür Sanat Karakitap Edebiyat Karakitap Forum Karakitap Anasayfa
Karakitap arrow Gündem
Gündem
Kıyametin kopuşunu görmek - Dr. Furkan Aydıner
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Pazartesi, 05 Mayıs 2008
 Derin bir dereye nazır yüksek bir dağın eteğinde güneşin batışını seyrediyordum. Güneş ufukta kaybolmuş. Ortalığı karanlık bürümeye başlamıştı. Tam bu esnada güneşin battığı yerden yeniden yükselmeye başladığını görmüştüm.

Hayret ve dehşet içinde avazımın çıktığı kadar "kıyamet kopuyoooor!" diye bağırarak uyanmıştım. Birkaç gündür dünya gündemini meşgul eden Avusturyalı bir babanın kızına yaptıklarını okuyunca yıllar önce gördüğüm o rüyadaki dehşeti yeniden yaşamaya başladım. Sanki kıyametin kopuşunu görüyor gibi içim burkuldu. Mümkün olsa, şu anda "kıyamet kopuyooor!" diye bütün âleme bağırasım geliyor. Evet, evet yanlış okumadınız. Gerçekten de kıyamet kopuyor. Dünyanın değil, insanlığın kıyametinden bahsediyorum. Buna "insaniyet kıyameti" diyorum. İnsanlıktan insaniyeti alıp götüren bir kıyamet. Onu canavar ve sapık hayvan derecesine indiren bir felaket.

"Dünya kıyameti" doğudan doğan güneşin batması ve güneşin batıdan yükselmesiyle başlayacağı gibi, "insaniyet kıyameti" de Doğu'dan doğan "fazilet medeniyeti"nin insanlık semalarında kaybolup gitmesi ve yerini Batı'dan yükselen eğlence odaklı "sefih medeniyet"e bırakmasıyla başladı/başlayacak. Bu bağlamda sapık Avusturyalının yaptığını münferit bir olay şeklinde görmek hatadır. O "insaniyet kıyameti"nin kopmaya başladığının bariz bir alametidir. Kaldı ki, insanlığı ölmüş insanların sapıklıkları ne bir kişi ne bir şehir ne bir ülke ne de bir kıtayla da sınırlı değil artık. Dünyanın her tarafını sarmış. Topyekun insanlığı tehdit eden bir boyuta ulaşmış. Türkiye bile bundan nasibini almış. Son zamanlarda Türkiye gündemini işgal eden sapıklık örnekleri bunun delilidir. Bu yazımda, Batı'dan yükselen ve tüm dünyaya yayılan "eğlence medeniyeti"nin insanın insanlığını nasıl yok edip, onu hayvan derecesine, hatta daha aşağısına indirdiğini anlatmaya çalışacağım. Yanlış anlaşılmasın. Batı medeniyetinin insanlığın kabiliyetlerini inkişafa yardım eden, bilimsel ve teknolojik buluşlara ve özgürlükçü değerlere kaynaklık eden kısmına itiraz etmiyoruz. İnsanı hayvan derecesine indiren sefih kısmına itiraz ediyoruz. "Sefih medeniyet"ten kastımız bu ikinci kısımdır.
 
Taksim'de ne oldu? - M. Naci Bostancı
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Cumartesi, 03 Mayıs 2008
 Marks 1848'de Manifesto'yu kaleme alırken, kapitalist dünya azınlık bir burjuva sınıfı ile gitgide çoğalan, aynı ölçüde yoksullaşan proleter sınıf arasında ikiye bölünüyordu.

Rekabet, güçlü sermaye sahiplerine orta sınıfları eritme ve onları kendisine katarak büyüme imkânını verirken, işsiz güçsüz kalan bu kesimlerin de proleterleşmesine yol açıyordu. Bu şartlarda "bilimsel sosyalist" Marks, "toplum yasaları gereği" gitgide çoğalan proletaryanın kendiliğinden devrimi gerçekleştirmesini bekliyordu. Tarihin tekerleğinin döndüğü yön belliydi. Kapitalizm kendi iç çelişkilerinin kurbanı olacak, sosyalizm buradan çıkacaktı.

19. yüzyılda sanayileşme ile yeni bir sınıf olarak ortaya çıkan proletarya, on sekiz saate ulaşan çalışma süresi, düşük ücretler, ağır çalışma şartları gibi baskılar altında keskinleşti, örgütlendi, siyasete ağırlığını koydu. 19. yüzyılın önemli bir bölümünde proletarya, hem başta iş hayatı olmak üzere taleplerini meydanlara taşıdı, hem de genel ve eşit oy hakkı için mücadele verdi. Marks'ın kapitalizm için öngördüğü "iç çelişkiler" proletaryanın mücadele sürecinde de başat bir rol oynadı. Marks'ın sevgili kızı Mary ile evlenen damadı Paul Lafarugue'nin "Tembellik Hakkı"nda basiretle belirttiği gibi, sendikalar marifetiyle elde edilen yeni haklar proletaryanın "devrimci rolü"ne son verdi. Çalışma saatlerinin düşmesi, ücretlerin artması, zincirlerinden başka kaybedecek menkul ve gayrimenkullere sahip olması onu düzenle uzlaşmaya sevk etti. Ford işçiler için ucuz otomobiller üretti, evler, yaz tatilleri, nitelik değiştiren sermayenin hisse senetleri marifetiyle tabana doğru yayılması işçileri görece daha iyi bir hayata taşıdı.

İşçi sınıfının en temel taleplerinden birisi, günde sekiz saatlik çalışma süresiydi. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu talebin çeşitli eylemlerle ortaya konulduğunu görürüz. Nihayet II. Enternasyonal'de 1889 yılında, 1 Mayıs, işçi sınıfının uluslararası birlik ve dayanışma günü olarak ilan edildi. Bizde Avrupa'daki gibi aristokrasi, burjuvazi olmadığı gibi, işçi sınıfının da ne ölçüde teşekkül ettiği tartışma götürür bir konudur. İştirakiyun Partisi 10 Eylül 1920'de kurulmuş, Amele ve Rençber Şûralar Cumhuriyeti'ni oluşturma amaçlı bir program hazırlamıştır. Ancak bu partinin tabanında, kadrolarında işçi bulmak kolay değildir. TKP'nin önemli isimlerinden Ş.S. Aydemir 1925 tevkifatının ardından Afyonkarahisar Cezaevi'nde Marksist analiz yöntemlerine dayalı millici fikirler geliştirir. V. Nedim Tör, İsmail H. Tökin, B.A. Belge gibi arkadaşlarıyla birlikte sonraki istikametleri de Kemalizm'in inkılâbını yapma iddiasındaki Kadro dergisidir.
 
Kilise hukuku ve siyasî iktidarlar - Ahmet Kurucan
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Cumartesi, 03 Mayıs 2008
 Papa ile Diyanet İşleri Başkanımız Ali Bardakoğlu'nun bir hafta ara ile yaptıkları son ABD seyahatindeki ilgi çekici hususları mukayeseli olarak ele almak düşüncesindeydim. zlenimlerimi hep bu istikamette yaptım.

Ama bugün bana ayrılan yer sadece Papa eksenli yazacağım değerlendirmelere yetecek Papa, Washington ve New York merkezli bu seyahatinde hem resmî hem de özel görüşmeler ve ziyaretler yaptı. Papa ziyaretinin bana göre en dikkati çeken noktalarından biri, onun çeşitli din adamları tarafından cinsî tacize maruz kalmış kişilerle Washington'da yaptığı görüşmeydi. Günlerce yazılı ve görsel haberlerde yer aldığı için aktarmada mahzur görmediğim rakamlara göre, 1950 yılından bu yana ABD'de yaklaşık 5.000 din adamı 12.000 çocuğa cinsel tacizde bulunmuş. Tacizin boyutları ayrı bir konu ama mahkemeye intikal eden ve şu ana kadar neticelenen davalara göre, mağdurlara ve ailelerine 2 milyar dolar tazminat ödenmiş kilise tarafından. Bu zaviyeden bakıldığında özellikle ABD Katolikleri ve genel kamuoyu adına oldukça önemli olan bu konunun yerinde ele alınmaması adeta imkânsız olmuş. Nitekim program hazırlıkları esnasında danışmanların getirdiği cinsel taciz meselesine hem konuşmasında yer vermesi hem de 5 mağdurla sembolik dahi olsa bir görüşme yapması teklifi, Papa tarafından kabul edilmiş.

Yaklaşık 65 milyon Katolik'in yaşadığı bir coğrafyada, yeryüzünde Tanrı'nın temsilcisi ve yanılmazlığına inanılan dinî otoritenin bu her iki girişimi kamuoyunda büyük cesaret örneği olarak görüldü. Çünkü bu mesele yıllardan beri ABD Katoliklerinin en büyük problemi olmasına rağmen, Vatikan'dan hem de Papa düzeyinde bu denli bir açıklama yüksek sesle dile getirilmemişti. Tabiatıyla bu durum mağdur çocuklar ve aileleri başta hemen bütün Katoliklerin Roma'yı suçlamalarına neden oluyordu. Dolayısıyla sorunun farkında olduklarını ve üzerine gidileceği mesajı veren söz konusu girişimler, hem ilgili kamuoyunu teskin hem de çözüm adına ümit oldu. Bir Müslüman, Papa'nın bu girişimini "ne var bunda" diyerek sorgulayıp, sıradan bir hadise olarak algılayabilir.
 
Devlete uzanan 'eller' kırılır - Doç. Dr. Mazhar Bağlı
Üye Değerlendirme: / 2
Yazar KuTuKoLa   
Cumartesi, 03 Mayıs 2008
 Bugün modern dünyanın kabul ettiği temel ilkelerden birisi de silahlı güç kullanımının ancak devlet eliyle meşru olabileceğidir. Nedeni de çok basittir; bu güç her zaman ortak kanaatlerin oluşturduğu bir erkin elinde olmak durumundadır ki bir başkasına haksızlık yapılmış olmasın, terör neşvu nema bulmasın ve insan hayatı tehdit altında olmasın.

Aksi halde "elinde" veya "belinde" silah olan her bir yetkili kendisini devletin tüzel kişiliğini temsil eden bir konumda görebilir ve tarih, bu tarz davranan despotlarla da doludur. Devlet denilen yönetim organizasyon örgütlenmesi de zaten temelde bireylerin ortak oydaşmasına dayanan bir yapılanmadır. Devlet, bir yönetim organizasyon örgütlenmesidir ve bu organizasyonun içindeki herkes "işlevsel" olarak eşit bir konumdadır. Ancak varlığını tarihsel koşullardan alan devletlerde temsil yetkisi daha çok silahlı gücün elindedir. Doğal olmayan dinamiklerle kendi varlıklarını konumlandıran devletlerin en büyük sorunu tarihsel koşulların ortadan kalkmasıyla karşı karşıya kalacakları meşruluk problemidir. Doğal devletler, kendilerine "kafa tutanlarla" hukuk yoluyla mücadele ederler. Ama tarihsel devletler ise silahla/copla.

Dün Taksim Meydanı'na yürümek isteyen işçilere hükümet izin vermedi. Buna kalkışanlara karşı müsamahalı davranmayacağını ilan etti ve nitekim öyle de oldu. Polis yani devletin silahlı gücü, devletin gücünü en kaba biçimde gösterdi ve sendikalar düşündüklerini yapmadılar/yapamadılar. Ergenekon tarzı bir çete tarafından bundan otuz küsur yıl önce katledilenlerin anısına sahip çıkma adına Taksim'in seçilmesine hükümetin karşı duruşunun makul gerekçesi nedir acaba? Sadece provokasyon mu yoksa "ötekisine" karşı olan tahammülsüzlüğü mü? Taksim'de masum insanları/işçileri katleden/öldüren tarihsel varlığın doğallaşmasının sonucunda en çok zarar görecek olan hükümettir, devletle ortak paydalara sahip olamayanlardır, halktır. Devlet gücünün hukuksuz ve orantısız bir biçimde kullanılmasının önünü açan hükümet bilmelidir ki; aslında bu güç en çok onlara bilenmektedir. Açılan kapatma davası, herhangi bir kadroya atama yaptıklarında koparılan kıyametler, CHP'nin her fırsatta onları birçok konuda rüştünü ispata daveti ve ayak takımı muamelesinden de mi bunu anlamıyorlar?
 
Fransa NATOya dönüyor mu? Bunda samimi mi?  Immanuel Wallerstein
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Salı, 29 Nisan 2008
 Nicolas Sarkozy Amerikan yanlısı görünme konusunda bir hayli zahmete giriyor. George W. Bush ile sıcak bir görüşme yapmak için 2007’de Kennebunkport’a özel bir ziyaret gerçekleştirmişti. İkisi de birbirinin dilini bilmediğine göre tercüman kullanmaları gerekti. Öyleyse belki ben de ne olup bittiğine tercüman olabilirim.

Evet, Sarkozy’nin kullandığı söylem öncülleriyle kıyaslandığında uzun süredir Amerika’nın kulağına en hoş gelecek söylemdir. Evet, şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nin canını bir zamanların anti-Amerikan Fransa’sından da çok sıkan, muhafazakar şansölyesiyle eski güvenilir Almanya’dır. Ve evet, Sarkozy (henüz Irak konusunda olmasa da) İran, Afganistan ve İsrail konularında Bush’un belagatini paylaşmaktadır.

Ne var ki, Sarkozy’nin söylemi içinde birkaç çekince aradan süzülüyor. Fransızlar Afganistan’a 800 ilave asker gönderecek, fakat yalnızca doğu bölgesine. Bu, bazı Amerikan askerlerinin, gerçekten tehlikeli bir yer olan, ülkenin güneyine gönderilmesi demek oluyor. Kanadalılar neredeyse yalnız başlarına sorumlu oldukları güneyin güçlendirilmesi için ısrar ettiler ve aksi hâlde tamamıyla buradan ayrılacaklarını söyledi. Almanlar, İngilizler ve Hollandalılar güneye asker göndermeyi reddetti. Bu yüzden ABD savunma bakanı Robert Gates tarafından itham edildiler. Şimdi Fransa, Amerikalıların diğer ülkelerden yerine getirmelerini istedikleri misyonu Amerika’nın yerine getirmesini kibarca istemiş oluyor. Quelle générosité d'esprit! (bu ne büyük cömertlik!)

Ve evet. NATO toplantısında oyunu ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne füze savunma sistemi kurmaya dair taslağını onaylayarak kullandı. Fakat Fransa, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliklerine dair müracaatlarını Rusya’yı daha da kışkırtacağı gerekçesiyle kabul etmeme konusunda, Almanya ile (Büyük Britanya, Benelüks Devletleri, İspanya ve İtalya ile de) mutabıktı. Fransa böylelikle George W. Bush’un bu sorunu doğrudan Vladimir Putin’le çözme şansını denemesine izin vermiş oldu. Quelle générosité d'esprit!
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 41 - 45 Toplam: 252
E-Kitap Biyografiler Sesli Kitap Mekanlar Fotoğraf GalerisiKitap Özeti

Haberdar mısınız?

haberler e-posta kutunuza gelsin






Karakitap TV ForumSözlüklerYazarlarKültür Sanat Edebiyat

Üye Girişi







Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
aktivasyon kodumu yeniden yolla!
Şuanda 40 misafir bağlı
Advertisement