|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Çarşamba, 14 Mayıs 2008 |
Lübnan'da kanlı çatışmaların halkası genişliyor ve dolayısıyla ölü ve yaralı sayısı artıyor. Bu durum krizi kontrol altına almak için Lübnan'a acilen gönderilmesi kararlaştırılan Arap Birliği bakanlar heyetinin görevini oldukça zorlaştıracak.
Dikkat çeken nokta Batı Beyrut ve semtlerinin çoğunluğunun Hizbullah liderliğindeki muhalif güçlerin eline geçmesi sonrası son iki günün, çatışmaların Cebel ve özellikle de Dürzi bölgelerine sıçramasına sahne olması. Beyrut'taki karargâhında hâlâ kuşatma altındaki Velid Canbolat, muhalefetle koalisyon içindeki Dürzi rakibi Talal Arslan'ı kendisine bağlı Dürzi bölgelerini intikam eylemlerinden uzak tutmak için Hizbullah'la görüşme yapmakla yetkilendirdi. Hizbullah lideri Hasan Nasrullah'tan, muhalefete ve sembollerine yönelik benzeri görülmemiş bir şekilde saldırı ve kışkırtmanın damgasını vurduğu tutumlarının bedelini kendisine ve yandaşlarına ödetmemesini istedi.
Nasrullah'ın bu talebe olumlu karşılık vermesi ve güçlerinden kendilerini kontrol altında tutmaları ve Dürzi mezhebi evlatlarına, liderlerinin akıl, mantık ve siyasi çalışmanın alfabesinin en basit kurallarını yitirmiş tutumlarına benzer bir muamelede bulunmamasını istemesi umulur. Çünkü Dürzi mezhebi evlatlarının hiçbir günahı yok ve kendilerine danışılmış da değil. Nihayetinde canları ve kanları korunması gerekli masum vatandaşlardır.
Ayrıca Saad Hariri ve Velid Canbolat'ın da bulunduğu 14 Mart grubu, halihazırdaki krize patlak veren havaalanı müdürü Vefik Şakir'in görevden uzaklaştırılması ve Hizbullah'ın Beyrut havaalanındaki telefon şebesinin yıkılmasının istenmesi gibi çok iyi hesap edilmemiş provokatif adımları atmaya kendilerini teşvik eden dış çevrelerin, kendilerini kaderleriyle baş başa bıraktıklarını ve alçaltıcı şekilde bu kararlardan geri adım atmak zorunda bıraktıklarını anlamalılar. Bizler burada ABD, Mısır ve özellikle de Suudi Arabistan'dan bahsediyoruz. Suudi Arabistan desteğini sözlü ifadelerle, bazı gazete ve dergilerde Hizbullah'ı kınayan, şeytanlaştırmaya ve halihazırdaki krize öldürücü mezhepçi elbisesi giydirmeye -ki kesinlikle öyle değil- yoğunlaşan ateşli makalelerle sınırlı kıldı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 05 Mayıs 2008 |
2 Mayıs tarihli gazetelerde bir önceki günün Taksim Meydanı'nın fotoğrafına bakıyorum. Meydanı çok güzel bulanlar olacak. Az insan, az araba, rengarenk çiçekler, sessiz, sakin.
Bir kenarında komandolar. Bir atasözü ve bir fıkra geliyor aklıma: Pire için yorganı yakmak, 'anahtarı bendedir'. Ne pireyi yok etmenin sevincini paylaşabiliyorum bir türlü, ne de denizin dibindeki sandığın anahtarına sahip olmanın sevincini. Buna Pirus zaferi de derler. Birkaç tane daha böyle zaferle iç çatışmayı tam sağlarız. Bravo diyemiyor insan arbede sonunda galip gelen tarafa. İktidar kudretini kanıtladı ama çocuğunu tokatlayıp evden kovan otoriter, artık çocuksuz kalan baba misali. Taksim Meydanı bir hüzün alanı, acıklı bir hikâye, acılı bir yalnızlık içinde bana göre.
Bu iktidar herhalde demokratik anlayışın odağı sayılamaz. Kudretini gösterdi kuşkusuz ama yanlış yönde. Bunca polisi ve komandoyu Taksim'e yığdıktan sonra gösteriye izin verseydi zaten meydanda taşkınlık olanaksız olurdu. Bayram meydanda kutlansaydı İstanbul'un geri kalanı rahat ederdi. Yüzlerce göz yaşartıcı bomba atılmaz, sudan ve boyadan tasarruf edilir, yüzlerce tutuklama olmaz, vapurların, metronun vb. trafiği aksamaz, dükkânlar açık kalır, insanlar dayak yemezdi. Bir tek Taksim sakindi, kentin geri kalanı er meydanı. Ünlü paradoksal lafları hep hatırlarız: Halk plajlara üşüşüyor vatandaş denize giremiyor, okullar olmasa eğitim bakanlığı çok başarılı olacak. Bir yenisi var şimdi: Bin küsur göz yaşartıcı bomba atar, kentte sükûneti ve huzuru sağlarsın.
Ama neden oluyor bunlar? Yöneticiler neden uzlaşamıyor, gerektiğinde bir geri adım atamıyor? Bir eleştiriyi duymazlıktan gelemiyor? 'Pişkinlikle' bir karikatürü görmezlikten gelemiyor? Otoriter baba misali neden sonra pişman olacağı davranışı yapıveriyor? 'Pervasız' bir söz ediveriyor, 'alttan alacağına'. Neden yasanın (iktidar olmanın ve güçlü olmanın) sağladığı hakkı ille de sonuna kadar kullanmak istiyor? Ve tabii bunu yalnız iktidar yapmıyor, muhalefet de, sendikalar da, yargı da, mahallede sıradan kimseler de yapıyor. Sanırım bu tür davranışlar kişileri aşan, toplumu kapsayan bir anlayışın sonucudur. Toplumdaki yaygın ve egemen değerlerle ilgili olmalı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 05 Mayıs 2008 |
Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türk Devleti de bugün askerî vesayet rejimi ve polis-devlet anlayış ve uygulamalarıyla (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'ndaki son değişiklikler, 301. maddeye yapılan makyaj, 1 Mayıs kutlamalarına karşı takınılan ceberut tavır ve faşizan polis uygulaması) tarihsel gelenek ve çizgisi doğrultusunda çelikten bir devletin bütün niteliklerini taşımaktadır.
Ve sorun tam da burada bulunmaktadır. Bu sorun aşılmadan demokrasiye ve hukuk devletine doğru yol almak olanaksızdır. 12 Eylül yapılanması ve anlayışıyla güçlenen askerî bürokrasinin gücü ile siyasetteki antidemokratik yapılanmanın ve özellikle sol muhalefet yokluğunun birbirini beslemesi ve bürokrasi ile bürokrasinin uzantısı siyasî partilerin ve devletin ideolojik aygıtı olarak görev yapan STK'ların direnişleri nedeniyle Türkiye, özgürlüklerin güvence altına alındığı demokratik bir hukuk devletine gidecek yolu açamamaktadır. Devletin baskıcı ve ideolojik aygıtları olarak davranan STK'lar dışında kalan sivil toplum örgütleri, kısıtlanmış ifade özgürlüğünün daraltılmış sınırları içinde etkili olamamakta, medya ise rejimi payandalayarak gerçek sorunları tartışma alanı dışında tutma işlevini görmektedir. Rejim siyaseti çözüm üretemez, üniversiteleri kaliteli bilimsel etkinlikte bulunamaz, aydınları ve gerçek sivil toplum örgütlerini fikir ve çözümlerini ifade edemez, medyayı gerçek haber ve objektif yorum yapamaz duruma getirmiştir. Bu tablo iç dinamiklerin iflasıdır. Enerjisini boşa harcayan Türkiye, hiçbir gerçek sorununu tartışamamakta, hatta bu sorunlarından kaçmaktadır. Ekonomik ve sosyal sorunlarını hiçbir çözüm üretmeden, IMF tarafından sunulan reçeteleri kabul ederek tartışma alanından çıkarmıştır. Siyasî ve hukukî sorunları ise sadece Avrupa Birliği'ne girmek için uyulması istenen normlar bağlamında düşünerek tartışma alanının dışına itmeye çalışmaktadır. Siyasî-hukukî sorunların çözümünü Avrupa Birliği karşıtı milliyetçiler ile Avrupa Birliği taraftarı hainler arasındaki bir mücadele noktasına getirmek akıl dışı, gerçeklerden uzak, vasat altı bir anlayışın ürünüdür. Türkiye, gerçek sosyal, ekonomik, siyasî, tarihî ve hukukî sorunlarını Avrupa Birliği normları gerektirmese de kendi halkının çıkarları nedeniyle tartışıp çözmek zorundadır. Özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir hukuk devletini sağlamazsanız ne ekonomik, ne sosyal ne de etnik hiçbir sorununuzu çözemezsiniz. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 05 Mayıs 2008 |
Irak'ın geleceğinin neredeyse tüm dünyadaki dengeleri etkileyeceği biliniyor. Bilinmeyen, Irak'ı nasıl bir geleceğin beklediği. Bir yandan Bağdat merkezî hükümetinin Irak bütününde otoritesinin sağlamlaştırılması bekleniyor, bir taraftan da bu otoriteyi destekleyen ABD'nin aynı zamanda işgalci olmasından kaynaklanan sorunlar aşılmaya çalışılıyor.
Bir taraftan istikrarlı bir Irak için ekonomik kalkınmanın şart olduğu biliniyor, öte yandan güvenliğin bulunmadığı yerde kalkınma programları yaşama geçirilemiyor. Bu türden çıkmazlarla uğraşan sadece Iraklılar değil, Irak konusuna İran ve Türkiye gibi komşu ülkeler yeterince dâhil olmuş durumdalar, üstelik ABD'nin ülkedeki varlığı Rusya ve AB gibi diğer güçlerin de dolaylı-dolaysız sorunlara bir biçimde bulaşmalarına neden oluyor. Bu durum, Irak'ta iç savaş koşullarına benzer zeminleri kaçınılmaz kılıyor.
Irak merkezî hükümetinin aldığı önlemlerden birisi, güçlü bir Irak güvenlik gücü oluşturmak. Bu çerçevede, önce ABD'nin "suni direnişçiler" olarak tanımladığı kesim ikna edilmişti. Saddam'a bağlı güçler ya da El-Kaide ile işbirliği yapan kuruluşlar olarak adlandırılan "eski rejim" taraftarlarının da katılması öngörülen bu girişimde kısmen yol alındığı söylenebilir. Ardından, bu merkezî güvenlik sistemine Kürtlerin katılımı projesine geçildiği ileri sürülebilir. Peşmergelerin de bu yapıya katılmaları konusunun kısmen yürüdüğü, en azından önemli ölçüde olumlu pazarlıkların yapıldığı söylenebilir. Ancak bu merkezi güvenlik yapılanması ya da kısaca Irak ordusunun üçüncü ayağı gayet sorunlu gözüküyor. Üçüncü ayak, Şiilerle ilgili.
Irak Şiileri ve İran faktörü |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 05 Mayıs 2008 |
İsrail, İran'a ve nükleer programına karşı yeni kışkırtma kampanyasına girmeye başladı. Aynı zaman zarfında halihazırda Körfez sularındaki iki Amerikan uçak gemisi başka savaş gemileriyle tatbikatlar yapıyorlar.
İsrail hareketlenmesi dünyanın iki temel başkenti Washington ve Londra üzerinde yoğunlaşıyor. Bu iki devletin gelişen İran askerî gücüne yönelik endişesi noktasında İsrail'e katılması ve halihazırda uluslararası Güvenlik Konseyi'nde devam eden, yeni yaptırımlar dayatma çabalarında bariz rol oynaması tesadüfi değil. İsrail şahinlerinin ileri gelenlerinden görülen İsrail Başbakan Yardımcısı ve Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz, Amerikalı yetkilileri İran'a karşı kışkırtmayı ve bu yönde ABD yönetimine baskı uygulaması için Yahudi lobisini dolduruşa getirmeyi hedefleyen bir dizi bağlantı kurdu. İsrail ordusu eski genelkurmay başkanı General Mofaz 'İsrail'in İran'ın nükleer silaha sahip olmasını kabul etmeyeceğini' ifade ederek 'bütün seçeneklere kapı açık' dedi ve Amerikan Sava radyosuna yaptığı açıklamalarda İran'ın nükleer silah aracılığıyla Ortadoğu bölgesinde süper devlet olmak istediğini ilave etti. İsrail istihbarat organlarındaki bir grup üst düzey yetkiliyi kapsayan büyük bir heyetin başında bu sabah Londra'ya varan İsrail dışişleri bakanı ise İngiliz meslektaşı ve diğer yetkililerle görüşmelerinde İran nükleer tehlikesi ve mücadele yöntemleri üzerinde yoğunlaşacağını ifade etti. Bu İsrail diplomatik faaliyetleri İran'ın Irak'taki nüfuzunun genişlemesi ve modern silahlarla 'terörist' grupları donatması üzerinde yoğunlaşan Amerikan medya kampanyalarıyla aynı zamana denk geliyor. İran'ın adı geçen gruplara desteği Amerikan ordusu saflarındaki ölü sayısının artışına yol açıyormuş. |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 36 - 40 Toplam: 252 |