|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 27 Mayıs 2008 |
Ben Diyarbakır'da bir tür belirsizlik gibi görünen siyasî atmosferin iyi şeylere gebe olduğuna inancımı koruyorum. Umarım bölgede legal siyasetin alanını genişletecek gelişmeler devam eder. Eğer merkez siyaset Diyarbakır'da var olamazsa, Kürtlerin cazibe merkezi güneye ve başka bölgelere kayar bundan şüphe yok.
Bölgeyi iyi bilen birçok arkadaşım, yakın gelecekte Kuzey Irak'ın Kürtler için cazibe merkezi olacağına inanıyor. Özellikle Süleymaniye ve Erbil'in tüm Kürtler için önemli hale geleceğini söylüyorlar. Ortadoğu'da gecikmiş bir Kürt Rönesansı bekleyen bu arkadaşlarıma şunu söylüyorum hep: Bir Kürt Rönesansı olacak mı, bilmiyorum. Ama eğer olacaksa eminim Kuzey Irak'ta ya da başka bir Kürt bölgesinde değil, Türkiye'de olacak. Bu Rönesans'ın başkenti de Erbil ya da Süleymaniye, hatta Kermanşah ve Mehabad değil Diyarbakır olacak. Çünkü Diyarbakır, tüm bölgenin kalbi olmak için her şeye, hatta fazlasına sahip. Üstelik sadece Kürtler açısından da değil. Akraba olan tüm etnik topluluklar ve halklar için... Geçen hafta sonu bir şiir okuması için, son kitabımı yazdığım Diyarbakır'a döndüğümde bunu bir kez daha hissettim. Şunu söyleyebilirim: Binlerce yıldır cazibeyi var eden ve koruyan bir merkez Diyarbakır. Kent dokusu açısından ancak Halep'le kıyaslanabilir ki o da ikinci Kudüs olarak biliniyor. Oradaki kültürel yoğunluk ve canlılık ise ancak İstanbul'la karşılaştırılabilir.
Kentte bu hareketliliği siyaset açısından görmek de hiç zor değil. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde nereye doğru yöneleceğini az çok merak eden herkesin dikkatle izlediği, izlemesi gereken bir yer orası. Geçtiğimiz hafta sonu bir şiir okuması için gittiğim kentte sokaklara yansıyan siyaseti, bu siyasetteki değişimi gözlemleme fırsatı buldum bir kez daha. Tozlu yağmurlu öğle sonrasında gittiğimiz Keçiburcu'nda bu kez bildik şiir severden çok kentin politik kadroları toplanmış gibiydi. Gerek merkez gerekse yerel siyasetten pek çok kişi şiir dinlemek üzere bir aradaydı. Siyasî kimliğini bir an için dışarıda bırakıp, şiir ve mimarinin buluşmasında zamanı unutmayı seçen o topluluk, bana siyasetteki kutuplaşmanın geçmişte ne kadar da sert yaşandığını hatırlattı. Ama kent değişiyordu işte. Benim açımdan yaşanan o anın en önemli özelliği, şiirlerin karanlık mahzende yankılanmasından çok protokole aldırmadan öylesine dizilen kürsülere oturan siyasîlerin bir an olsun yan yana olmayı başarmalarına tanıklık etmemdi. DTP'den isimler oradaydı, AKP'den milletvekilleri vardı. Ayrıca kentin bu tarz etkinliklerde pek de bir arada görmediğimiz yöneticileri oradaydı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Çarşamba, 21 Mayıs 2008 |
Bejan Matur, Zaman'da yayınlanan "Dağın Ardına Bakmak" yazı dizisine şöyle başlıyordu: "Sınır ötesi operasyonlara, eve dönüş tartışmalarına konu olan 'dağdakiler' kim bilmiyoruz." Nitekim yazıları okuyanlar bu tespitin yanlış olmadığını teslim etmişlerdir.
Ancak ilk akla geldiği gibi dağdakileri bilmeyenler, sadece onlara "teröristler" diye bakanlardan ibaret değildir, aynı zamanda dağdakilerle ortaklık alanı bulunanlardır, daha ötesi, doğrudan dağdakilerin kendileridir. Bilmezliğin coğrafyası sanıldığından çok daha fazla geniştir. Matur, dizinin amacını "kanın durmasına katkı" olarak belirtmektedir. Kanın akması kadar durması da arkasındaki karışık ilişkiler ağıyla bağlantılıdır. Bu manada, ne olup bittiğine nüfuz edebilmek, bunları kamular için açığa çıkarabilmek, şartları, sebepleri okuyabilmek son derece önemlidir. Bu konularda bol miktarda sözlü ve yazılı bir külliyat teşekkül etmiştir. Burada olmayan, kimi zaman insanların kendilerinden bile sakladıkları "insan yanlarıdır". Matur işte ışığı tam da buraya tutmakta, Prusya talimnamelerini hatırlatır şekilde "sert ve nesnel" addedilen siyasal dilin yanına bu insanlık hallerini koymaktadır. Unutmayalım ki siyasal dil bizleri ayırır, farklı saflara sürükler, fakat "insan yanlarımız" derin bir ortaklık üzerinden hepimizi kucaklar. Bizler kimi "an"ları, "hal"leri, "his"leri yaşamasak da insan olmanın kapasitesi üzerinden bunların hiçbirine yabancı olmadığımızı, bazen kitapların bize anlattığından çok daha fazlasını bir sükûtun, bir jestin içinden çıkardığımızı görürüz.
Bu anlara, hallere ilişkin özetin özeti şöyle: Azad, dağdan Almanya'ya uzanan yolculuğunda silahtan müziğe geçiş yapmış. Onu dağa çıkaran "siyaset"ten önce, apar topar evden götürülen babanın acıları. Kapıdan çıkartılırken eşine üzerindeki milli piyango biletini uzatan babanın görüntüsü kimin yüreğine oturmaz ki? Siyaset, dağa yönelik çağrısını bu resmin üzerine yazıyor, tam da buradan sesleniyor "kendisini duymaya hazır kulaklara". Azad öfkeden, romantizmden, Kürt milliyetçiliğinden, hayallerden, bunların tuhaf, eklektik etkilerinden bahsediyor. Eylem oyun gibi geliyor, sonra ölüm korkusuna, ölümün kutsal bir yanının bulunmadığına dair şahitlik "resmi" söylemde olmayana kapıları açıyor. Çamurlu ayakkabılarıyla sınıfa giren annesinden utanan ilkokul öğrencisi Ferhat, üniversitede annesiyle yaptığı telefon konuşmasının "bağlantıyı kuran kadın" tarafından, "yasaklı bir dil konuşuyorsunuz," diyerek nasıl kesildiğini anlatıyor. Oysa annenin bildiği tek dil var. Yasaklamak onu dilsizleştirmek demek. Peşinden iki yıl dağ, sonra Fransa. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Çarşamba, 14 Mayıs 2008 |
Türkiye'de belli bazı tarihler vardır ki, onlar anıldığı zaman hemen belli önemli tarihî hadiseler akla gelir. Mesela 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim denildiği zaman, hiç düşünmeksizin Atatürk'ün Samsun'a çıkışı, TBMM'nin ilk kurulduğu tarih ve Cumhuriyet'in ilanı akla gelir. Ayrıca bu tarihî hadiselerin gerçekleştiği gün, önemlerine binaen, ülkemizde birer resmî bayram olarak kutlanmaktadır.
Bu günlerin sene-i devriyelerinde resmî merasimler ve coşkulu konuşmalar yapılmakta; kısaca o günlerin tarihteki ehemmiyeti tekraren idrak edilmektedir. Yine tarihimizde bazı günler daha vardır ki, bu günler hatırlanınca yine reflektif olarak bazı hatırlamalar olur. Ama bu hatırlamalar bazıları için yerinme, bazıları için de methiye şeklinde gerçekleşir. Bunlardan bir kısmı şunlardır: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat. Bazı kesim 27 Mayıs ve 28 Şubat denilince methiyeler dizerken, bu kesim, diğer iki tarihten haz almazlar. Diğer bazı kesimler ise, 27 Mayıs ile 28 Şubat hakkında pek olumlu şeyler düşünmezler; diğer iki hadise hakkında da pek bir yorum yapmazlar.
Cumhuriyet tarihinde dönüm noktası
Ülkemizde aslında çok önemli bir hadisenin gerçekleştiği ve zihinlerde esaslı bir şekilde yer etmesi ve reflektif olarak derhal hatırlanması gereken bir tarih daha var. Ama bu tarih, ciddi olarak pek üzerinde durulmadığı, her bir sene-i devriyesinde yaygın olarak hatırlanmadığı için çok sönük kalmakta, bu tarihten söz edildiği zaman önceki tarihler gibi derhal akla gelmemektedir. 'Peki, bu tarih hangisidir?' diye sorulursa, cevabı: 14 Mayıs 1950'dir. Ben rast geldiğim belki de yüzlerce insana "14 Mayıs size neyi hatırlatıyor?" diye sorduğumda beklediğim cevabı veren kişi yok denecek kadar azdır. Çünkü muhtemelen ilk defa böyle bir soru ile karşılaşmaktadırlar. Peki, bu tarihte ne olmuş ki, üzerinde durmak istiyorum ya da insanların hatırlamamalarını garipsiyorum? |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Çarşamba, 14 Mayıs 2008 |
Böyle kürsü gibi yüksekçe bir yerdeyim. Karşımdaki dinleyici kitlesi çok kalabalık değil ama beş yüz kişilik salonu manevi şerareleriyle dolduracak ölçüde de heyecanlılar. Yaklaşık yirmi kadar insan sayıyorum gizlice. Evet, sayının azlığı moral bozmuyor, "Biz zaten az sayılara ve az sayıların mutlak imanı işaret eden hakikatine inanmış kimseleriz," diye başlıyorum konuşmaya...
Pek fazla rüya görmem. Gördüğüm rüyaları da ne yapacağımı bilemem. Bir yanda "Rüya Tabirleri" diğer yanda Freud'un Rüya Tabirleri, gider gelirim. Rüyalar bana gündelik hayatımızın uzantısı, aklımızın bir oyunu gibi gelir. Yine de doğrusu güzel oyun. Şehirlerin gündüz ve gece farklı yüzleri olması gibi aklımızın da aynı şekilde davranması insana pes dedirtiyor. Sanatçı olmak isteyenlere, aklın kalın halatlarından kurtul, ilhamın zarif kanatlarını serbest bırak türünden laflar ederler ya, belli ki rüyalarımızda hepimiz buna uyuyoruz. Elbette hepsi "akıllarla" ilgili, ama geceleri dünyevi kuralları ihlal ederek bir başka katmana çıkmak söz konusu olmalı. Bir de tersini düşünün. Tıpkı gündüze benzer şekilde akıllı uslu rüyalar görüyorsunuz. O zaman aklı nasıl havalandıracak, üstündeki yükü alacağız? Burada yeri gelmişken Ortaçağ Avrupa'sında karnavalların bir işlevinin de gündelik hayata dair "akılcılığı" tersine çevirmek olduğunu belirtmeme izin verin. Böylelikle hayata bir de tersinden bakıyorlar. Nasıl mı? Uşaklar bey oluyor, beyler uşak. Tüm saygı esaslı diller tersine çevriliyor. Bu hay huya kiliseden bile katılanlar oluyor. Kutsal kelamı sahiplenenler bu durumu, insanları biraz serbest bırakmanın iyi olacağı, teziyle açıklıyorlar.
Şimdi bunca laf, aslında dün gece gördüğüm rüyayla ilgili. Efendim rüyamda Kafka'nın Samsa'sı gibi dönüşüm geçirmeye müteakip, Türkiye siyasetine, şimdiye kadar itiraz ettiğim tüm gerekçeleri ortadan kaldıran, aksine "gündüz aklı"mı tekzip eden bir söylemle, ne söylemi, aynı zamanda iman ve heyecan hali içinde katılıyorum. Bambaşka bir ülke ve iklimde yaşıyorum duygusunu bana veren bir çevrem var. Bendeniz konuştukça, anlattıkça onlar da coşkunca başlarını sallıyorlar, alkışlıyorlar, nur ol, diye bağırıyorlar. (Bu nur ol lafı, herhalde yeni konumuma nispetle parazit olmalı) |
|
|