Karakitap Biyografiler Karakitap Fotoğraf Galerisi Karakitap Mekanlar Karakitap Kültür Sanat Karakitap Edebiyat Karakitap Forum Karakitap Anasayfa
Karakitap arrow Gündem
Gündem
Türkler ve Kürtler - Abdülbaki Erdoğmuş
Üye Değerlendirme: / 3
Yazar KuTuKoLa   
Pazartesi, 02 Haziran 2008
 Bu kadar çok yönlü ve farklı adlandırılan başka bir sorun bilmiyorum. Kimine göre "Güneydoğu", kimine göre "etnik, yani Kürt,", kimine göre "demokrasi, kimine göre "terör ve bölücülük" sorunu... Kimine göre ise bütünüyle "ekonomik ve sosyal" bir sorun...

Belki daha da çoğaltmak mümkün. Harp Akademisi eski Komutanı Emekli Orgeneral Necati Özgen'in ifadesiyle "Bizim bir Güneydoğu sorunumuz var, ancak bu etnik bir sorun değil. Sosyal, ekonomik, kültürel bir sorun... Sağlık, okul, yol, su gibi sorunlar." ... Evet, bütün bu sorunlar Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde var ama bunlar Türkiye'nin başka bölgelerinde yok mu? Hiç şüphesiz bu tür sorunlar, İç Anadolu, Doğu Karadeniz illerimizin bir kısmında, güney illerimizden daha çoktur. Ancak bu bölgelerimizde ne bir "isyan" ne de bir "bölücü terör"den söz etmek mümkün değil. Öyleyse neden Güneydoğu? Güneydoğu tanımlaması altında gizlenen ve göremediğimiz veya görmek istemediğimiz başka bir şey olmasın? Aslında tartışmalar, sorunun tanımlanması etrafında yoğunlaşıyor. İnkar ve baskı nedeniyle Kürt sorunu etrafında yapılan tartışmalarda bütünlük olmadığı gibi, -olması da mümkün değil- aydınların, ayrılıkçı Kürtlerin, Kürt milliyetçilerinin de, sorunu tanımlamalarında problem var. Bu elbette antidemokratik yapıdan, yasal uygulamalardan kaynaklanan bir durum. Kürt sorununa bakışımızda tarihî perspektif çok önemlidir. Neden Osmanlı döneminde bugünküne benzer bir Kürt sorunu yoktu da şimdi var?

MİLLİ MÜCADELEDE KÜRTLER


ugün itibarıyla da Osmanlı-Kürt ilişkilerini iyi bilmeden Kürtler hakkında doğru bir fikir yürütmek mümkün değildir. Cumhuriyet öncesine bakıldığında, Tanzimat dönemine kadar, yaklaşık üç yüz yıl, Kürtlerle Osmanlı yönetimi arasında Kürtlükten kaynaklanan ciddi bir sorun yaşanmamıştır. Her şeye rağmen son Osmanlı Padişahı Abdülhamid'e kadar Osmanlı'ya sadık kalan tek tebaa Kürtler olmuştur. 1516'da Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşma sonucu Kürdistan, aşiret dağılımlarına göre değişik bölgelerde oluşturulan emirlikler ve beylikler aracılığıyla merkezî yönetime bağlı, özerk bir şekilde yönetilmiştir. Büyük ölçüde dağılıma ve değişime uğramasına rağmen bu durum, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Yaşanan problemlerin bir kısmı da, Osmanlı yönetiminin modernleşme ve merkezîleştirme çabalarıyla başlamıştır. Modernleşmenin gereği olarak Kürt özerk yönetimlerine son verilmiş, yaklaşık üç yüz yıl devam eden emirlikler ortadan kaldırılmıştır.
 
Ufka bakmak - Nevzat Kösoğlu
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Pazartesi, 02 Haziran 2008
 Zaman zaman, çok iyimser olduğumu söyleyenler oluyor. Onlara, başlarını günlük siyasetten çıkarıp, ileriye, ufka doğru bakmalarını söylüyorum. Buna rağmen bir şey göremiyorlarsa, o zaman da kendilerine bakmalarını, çünkü sorunun burada olabileceğini hatırlatıyorum.

Görebilmek için sadece bakmak yetmeyebilir; ne aradığını da bilmek gerekir. Üslupsuz siyaset kavgalarının insanları körleştirdiği ortamlarda gerçeği, gösterildiği gibi değil, olduğu gibi görebilmek sanıldığı kadar kolay olmaz. Aradığını bilmek de yetmez. Eskiler, göz, imanın ışığında görür demişlerdir. Eğer kıbleniz yanlış ise, yani milli imanınız zayıf ise milletinize, kültürünüze olan inancınızı kaybetmiş, uyduluklarda dolaşıyorsanız, gözünüz görse de, karanlıkta bir şey göremezsiniz. Önce kıblenizi bu milletinkine çevirin; Türk milletinin gücüne inanın, Türk milletinin geleceğine inanın ve ona bağlanın. O zaman görmeye başlayacaksınız; o zaman gördükleriniz anlam kazanacaktır. Rahmetli Dündar Taşer çok yıllar önce, 'Türk milletinin tarihî sarkacı yukarıya dönmüştür, onu hiç kimse durduramaz.' demişti. Ben buna inananlardanım; gördüklerim de ona göredir. Keşke o da, yüz on ülkeden Türkçe yarışmak için toplanan şu çocukları görebilseydi...

1990'lardan bu yana dünyamızın çehresi değişti, Türk dünyası gerçeği ortaya çıktı; dünyadaki sınırlar kırılmaya başladı; fakat bunun Türkiye için açtığı imkânların farkına varamayan yahut kırk yıllık alışkanlıklarından geçemeyenler, hangi merkezlerin pompaladığı belirsiz komplo teorileri yaveleyerek, kendi gönülleriyle birlikte milletin ufkunu da karartmaya başladılar. Her değişme toplum için ürkütücüdür. Değişmenin tehlikelerini abartarak toplumun karşısına çıkmak, onu iyice ürkütmek marifet değildir. Bir de değişmelerin getirdiği imkânlar vardır. Bu toplumun okumuşları bu imkânları kendi halkı için gösterip açmadıkça, ona yol yordam göstermedikçe, aydınlığa nasıl çıkılacaktır? Şunu, gönül gözü açık hiç kimse unutmamalıdır: Değişmenin getirdiği imkânlardan en iyi yararlanan, değişmeyi dizginleyip yön veren, yani atı sırtına almaya çalışan değil, ona binip dizginini kullananlar kazanacaktır. Deli at üstüme geliyor diye feryat ederek kaçan hiçbir binici tarihe ad bırakmamıştır. Yönü ne olursa olsun değişmeyi kendi başına bir değer zanneden kıblesizler de, toplumun intibakını -yani bir anlamda kendi kimliğine duyarsızlaşmasını- başarı diye alkışlar ve kolaylaştırmaya çalışırlar. Onlar vatansever duygular taşısalar da zihnî sefalet içindedirler. En iyileri, kimliksiz ve kişiliksiz bir refah toplumu olmayı ülkü olarak seçmiş gibidirler.
 
Sevgi dilinin mimarları - Melek Altun
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Pazartesi, 02 Haziran 2008
Birkaç gündür öğretmenin yenilgisinden söz ediliyor. Öğretmenlerin kalbi, vicdanı hesaba katılmadan hüküm veriliyor, masa başında yorumlar düzülüyor. Oysa tartışmaların çok uzağında "Güneş olmak, altın ışık halinde ummanlara ve çöllere açılmak isterdim." diyen Mevlânâ gibi bütün kalplerde sevgi adacıkları oluşturmak isteyen öğretmenler, bu toprağın öğretmenleridir.

Onlar ki kışı çetin geçen köylerde hizmetli yokluğundan ötürü sobayı kendisi yakan öğretmenler... Onlar ki tarlada çalışmaktan nasırlaşmış elleriyle kalem tutan öğrencilerin öğretmenleri... Ve onlar ki kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde minik kalplerin gönüllerini fethetmiş sevgi haleleri...

Anadolu'nun çeşitli yerlerinde görev yapan öğretmenleri gözlemliyorum. Teneffüste soru çözmekten çayı soğuyor öğretmenin. Evine uzun süredir gidemeyen öğrencisinin cebine harçlığını koyan öğretmenler, hastalanan öğrencisi için hastanede sabahlayan ve hiç uyumadan derse yetişen öğretmenler Anadolu'nun öğretmenleridir. Diyarbakır, Mardin, Urfa kısaca doğudaki okullara öğrencileriyle binlerce çanta, giyecek, oyuncak, kitap göndererek sevgi ve barış köprüsünü sağlamlaştıran öğretmenler belki yanı başınızdaki okulun öğretmenleridir. Bütün dünya çocukları günlük güneşlik barış şarkıları söyleyebilsin diye uzaklara çok uzaklara gitmeyi göze alan, elinden gelse gönlünü yeryüzüne serecek güzel insanlar onlar... Elektrik yokluğundan ütü yapmanın lüks olduğu Erbil'de, yiyeceklerin bile soğuktan donduğu Talas'ta, kızaklarla ulaşımın ancak sağlanabildiği Sibirya'da, beyaz adamın sofralarına konuk olmasının hayal olduğu kıtalar ötesinde ve bilinmez nice coğrafyalarda bir kuğu sessizliğinde söylüyor sevgi şarkısını bu toprağın öğretmenleri. Sessiz ve riyasız...
 
Fatih'in peşinde olduğu gerçek fetih - Mustafa Armağan
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Cuma, 30 Mayıs 2008
 Fatih'in iki resmî tarihçisi vardı. Birisi Kritovulos adlı bir Rum'dur, öbürü de Tursun Beğ'dir. Çok farklı birikimlerden gelen bu iki tarihçinin aynı fetih olayına farklı pencerelerden bakmış olmaları ilginç bir manzara ortaya çıkartmıştır.

Kritovulos, Bizans'a daha yakın düşen bir Fatih portresi yontmakla meşgulken, Tursun Beğ'in onun İslam geleneğiyle irtibatını vurgulamış olması değerli ipuçları uzatmaktadır önümüze. Tursun Beğ'in tarihinde dikkatimi çeken pasajlardan birisi, fethin gerçekleştiği gün, yani bu yazıyı yazdığım dakikalardan 555 güneş yılı önce Fatih Sultan Mehmed'in Ayasofya ile bir miktar hasret giderdikten sonra kubbeye çıkışını anlatır. Bıyıkları henüz terlemiş, belki de sakalları bile daha gürleşmemiş olan bu genç adamın, fethin sembolü olacak Ayasofya'nın kubbesinde ne işi vardır dersiniz? Henüz fethin buğusu üzerinde tüterken, İstanbul'u ruhuna içirircesine derin derin seyretmiş ve...

En iyisi burada keseyim ve sözü Tursun Beğ'in cilveli lisanına bırakayım: "Çün nazar-ı ibret ile İstanbul'un üzerine baktı, ayn-ı firâset ile gördü ki âb u hevâsı ve etrâf-ı dil-küşâsı ve tağ u rağ u sahrâsı bir sûret-i hüsnâdur ki, dest-i meşâtta-i emn arâyiş virmediğünden ve âyin-i din-i Seyyidü'l-mürselîn tezyin itmedüğünden, zülf-i pür-çin-i dilber-i nâzenîn gibi müşevveşü'l-hâl ü perîşân kalmış idi."

Soran gözlerle 'İyi de bu ağdalı Osmanlıcasıyla ne diyor bu Tursun Beğ?' der gibisiniz. Özetle şunu: 'Fatih ibret gözüyle baktı baktı da İstanbul'a, bu şehrin suyunun, havasının ve gönül açan çevresinin, tepeleri ve ovalarının adeta bir güzelin şeklini andırdığını ferasetiyle gördü. Fakat bu şehre Hz. Muhammed'in (sas) dini dokunup güzelleştirmediğinden bu nazenin güzelin kırış kırış olmuş zülfü karmakarışık ve perişan bir hale gelmişti.' Tespit bu: Müslüman eli değmemiş bir şehirdi İstanbul ve perişanlığı bu yüzdendi. Öyleyse ne yapılması gerekiyordu? Bu nazenin güzelin bakımsızlıktan kırışmış olan yüzünü estetik bir müdahaleyle yeniden eski güzelliğine kavuşturmak için kollar sıvanmalıydı. Fatih'in de o ilk Ayasofya seferinden dönüşte bunu yaptığına şahit oluyoruz.
 
Cumhuriyet'in ilk darbesi: 27 Mayıs - Dr. Furkan Aydıner
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Salı, 27 Mayıs 2008
Joseph Epstein'ın söylediği gibi, insan, ne dünyaya gelişini, ne anne ve babasını, ne içine doğduğu koşulları ve ne de ölümünü belirleyebilir. "Belirlediği tek şey varsa o da nasıl yaşayacağıdır." Maalesef, Anadolu insanı nasıl yaşayacağını da belirleyemiyor.

Hatta nasıl giyineceğine bile karar veremiyor. Ne olduğu gibi görünebiliyor, ne de göründüğü gibi olabiliyor. Çünkü, asırlardır "zorba elitler" yegane belirleyici olmuşlar. Herkese ve her kesime kendisi olma hakkını veren "demokrasi treni"ne sürekli tuzak kurmuşlar. Bazen trenin yoluna taş koymuşlar, bazen ilim ve özgürlükten örülü raylarını parçalamışlar. Zırva tevillerle trenin ilerlemesine sürekli darbeler vurmuşlar. Öyle ki, "medeniyetler müzesi" olarak anılan Anadolu'yu her çeşit darbeyi içeren "darbeler müzesi"ne dönüştürmüşler. Hem de sürekli yenilenen ve bilumum darbeleri içeren bir müze. Yeniçeri isyanlarıyla, bu müzede, "ilkel darbe"ler teşhir edilirken, Jön Türklerin marifetiyle "modern darbe"lerin teşhiri başladı. 1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla halka iktidar vaat edenler, aradan yüz yıl geçmesine rağmen, halkın iktidar olmaması için her şeyi yaptılar. İttihat ve Terakki yönetimiyle başlayan ve tek partili dönemle devam eden elitlerin oligarşik yönetimi, çok partili dönemde demokratik sisteme geçişle tehlikeye girdiğinde "modern darbe"ler devreye girmeye başladı. 27 Mayıs darbesiyle hem demokrasi treninin makinisti idam edildi, hem de "darbe klasiği"ne öncülük yapıldı. Daha sonra, 12 Mart muhtırası ve 12 Eylül darbesiyle her on yılda bir demokratik sisteme balans ayarları çekildi. Sisteme elitlerin iktidarını güvenceye alacak sigortalar yerleştirildi. Bütün darbelere rağmen halkın demokrasi talebi artarak devam edince, 28 Şubat'ta "post-modern darbe" ile sisteme yeni bir ince ayar verildi. Bu da yetmeyince, 27 Nisan'da "e-muhtıra" ile cumhurun kendine başkan seçemeyeceği ilan edildi. Kısacası, Meşrutiyet'in ilanıyla beraber harekete geçen "demokrasi treni" aleni, gizli, modern, post-modern, hakiki, sanal birçok "darbelere (kazalara)" maruz kaldığı için, aradan yüz yıl geçmesine rağmen, henüz bize ulaşmadı.
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 26 - 30 Toplam: 252
E-Kitap Biyografiler Sesli Kitap Mekanlar Fotoğraf GalerisiKitap Özeti

Haberdar mısınız?

haberler e-posta kutunuza gelsin






Karakitap TV ForumSözlüklerYazarlarKültür Sanat Edebiyat

Üye Girişi







Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
aktivasyon kodumu yeniden yolla!
Şuanda 120 misafir bağlı
Advertisement