|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 17 Temmuz 2008 |
Geçen yüzyılın ilk yarısında üretilen birçok film, bir milletin 'doğuşunu' anlatmayı amaç edinmişti. Tüm dünyada hemen hemen her ülke karmaşık bir toplumsal yapıdan bir 'millet' çıkaran ve onu şekillendiren kendine özgü koşulları sergileme ve tabii ki kendi kahramanlarını yüceltme peşindeydi.
Bu anlatılar kendi fıtratını tanımayan, gücünü bilmeyen bir milletin kendisiyle tanışmasının, kendini 'bulmasının' hikâyeleriydi. Sanki söz konusu karmaşık toplumlar ezelden bu yana birer 'millet' olmalarına karşın, bu gerçeğin farkında değillerdi ve karizmatik bir liderin onları uyandırmasıyla bir anda millet olma yoluna girmişlerdi. Bu yaklaşımın rağbette olduğu dönemler aynı zamanda ulus-devletlerin kendilerini toplumları karşısında tahkim ettikleri ve varlıklarını uluslararası antlaşmalarla güvence altına aldıkları yıllara tekabül etmekteydi. Tüm dünya koyu bir milliyetçilik atmosferinin kuşatması altındaydı. Öyle ki milliyetçi olmamak, milletini sevmemek, liderini yüceltmemek ayıplanmanın ötesinde hayatın gerçekliğini de anlamamak anlamına gelmekteydi. Diğer bir deyişle o dönemin yaygın 'bilimsel' anlayışına göre milletler ezelden ebede uzanan tarihin hakiki aktörleri, özneleriydi... Bu işlevi taşıyan ve yürüten ise devlet teşkilatlarıydı. Dolayısı ile devletin de en üst aşaması, en olgun hali ulus-devlet formasyonuydu. Milletler kendi bilinçlerine vardıkça ulus-devletleri yaratmışlardı ve söz konusu bilinçlenmenin yolu ise milliyetçilikten geçmekteydi.
Ne var ki ortada ufak bir pürüz bulunmaktaydı... Dünyada her milletin bir ulus-devleti yoktu. Oysa herkesin paylaştığı algılama her milletin kendi devletine sahip olmasını bir hak olarak tanımlamaktaydı. Bunun anlamı her toplumun içinde birden fazla 'millet' olduğunun, yani toplumsal çeşitliliğin kabul edilmesi gerektiğiydi. Muhtemel sonuç ise toplumların parçalanması ve binlerce küçük devletin oluşmasıydı... Ancak ulus-devletlerine daha önce kavuşmuş olan 'milletler' buna razı gelmediler. Bu noktada egemen güçler kabaca iki yol izledi. Biri toplumun içindeki azınlıkları birer 'millet' olmadıklarına ikna etmeyi gerektirmekteydi. Yüzeyde bütün ülkelerde böyle bir ideolojik propagandanın yürütüldüğünü söylemek mümkün. Nitekim birçok toplumda çok ufak cemaatlerin bu asimilasyon siyasetine olumlu yanıt verdiğini görüyoruz. Ama cemaatlerin daha büyük veya çoğunluk cemaatinden belirgin otantik farklılıklar taşıdığı durumlarda söz konusu strateji başarılı olamadı. Örneğin Türkiye'de Kürtler henüz Cumhuriyet'in ikinci yılında yeniden isyan etmişti bile. Halen devam eden bu karşı koyma mücadelesinin altında herkesin bildiği üzere bir 'haksızlık' algısı var. Çünkü Mustafa Kemal'in 'Türkler ve Kürtler' diye başlayan cümleleri, Cumhuriyet'le birlikte unutulmuş ve gücü eline geçiren merkezî yönetim Kürtlerin asimile olmalarını sağlamak üzere zor kullanmaya başlamıştı. Diğer bir deyişle Kürtler, kurucu unsur olarak katılmayı hayal ettikleri ulus-devlete kavuşmamak bir yana, Kürtlüklerinden de vazgeçmek durumunda kalmışlardı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 26 Haziran 2008 |
İnsan başkalarının "birinci, ikinci, üçüncü..." demesiyle birinci, ikinci, üçüncü olmaz; fakat, eğer bazı çevreler, bir insanı yerden yere vuruyor ve onu sürekli sıfırlıyorlarsa, işte o zaman onu belli numaralara yerleştirmeye kadirşinaslık nazarıyla bakılabilir.
Ben, "Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel" listesinin en üstünde yer almış olmamı, arkadaşların âsâr-ı bergüzîdelerine terettüp eden semeratın tek bir şahsa verilmesi olarak kabul ediyorum.
Ben arkadaşlara "çok sevinmeyin" dedim. Evet, "önemli değil" dedim. Basit bir mesele, dünyaya ait bir mesele, dünyanın bilmem kaç senede ne kadarına tekabül eden bir mesele. Bu sevinilecek, öyle-böyle küstahça, şımarıkça, hoplanacak zıplanacak bir mesele değil. Biz bir yerde gerçekten seviniriz; Allah'ın huzuruna çıktığımızda bize "Giriniz emn u eman içinde Cennet'e!.." denilirse, işte orada hakiki sevinci ve mutluluğu duyarız. Elinizde olmayarak içinize bir inşirah akabilir. Tekdirler insanda sarsıntıya sebebiyet verdiği gibi, takdirler de bir yönüyle insanda inşirah ve sevinç meydana getirebilir; fakat üzerinde çok durmamalı -bağışlayın- halk ifadesiyle es geçmeli onu. Esas "Cenâb-ı Hak bizi öbür tarafta tastamam sevindirsin" demeli.
Bununla beraber, söz konusu anketi ve beraat kararını hafife almıyorum; bir yandan dünyanın kabulü, diğer taraftan da adaletin temsilcilerinin insafla verdikleri bir kararda dik durmaları ve karakterlerinin gereğini sergilemeleri çok önemli hadisedir. Hele böyle iki hadisenin üst üste gelmesi Cenâb-ı Hakk'ın inayeti ve ihsanıdır. Türk okullarını ziyaret etmenin suç sayılamayacağı da tescillendi
Bu iki meseleyle aynı zamanda Cenâb-ı Hak başka meseleleri de çözmeyi murad buyurmuştur. Yani bir başkasının sizin okulları ziyaret ettiğinden dolayı suçlanması meselesi var. Şimdi orada tescil ediliyor, bir kere daha tespit ediliyor: Bu mesele suç değil. Okul açmak dünyada, öğretmen göndermek suç değil. Dolayısıyla onları gidip ziyaret etmek niye suç olsun ki!.. Milletin okulları, sonra adı onların Türk okulları, o okulların adları Türk okulları. Türkiye'de yetişmiş eğitimciler, öğretimciler gidip oralarda eğitim yapıyorlar. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 26 Haziran 2008 |
Batı emperyalizminin türettiği “ılımlı İslam” terimi, dilimize bir tür çarpılmayla girdi. Emperyalizmin söz konusu ettiği “ılımlılık”, İslam’ın toplumsal düzen projeksiyonuyla değil emperyalist stratejiler karşısında takınılan tavırla ilgiliydi. Görece özgürlükçü Müslüman akımlar/yönetimler, ABD emperyalizmine karşı ise “aşırı”; en baskıcı İslami rejimler, ABD ile müttefik ise “ılımlı” olarak nitelendiriliyorlar. Abdennur Prado’nun “Ilımlı İslam” terimini tartıştığı bu makalesi, kendisinin dini tercihini İslam’dan yana kullanmış olmasından dolayı (özellikle son paragrafta) kimi öznellikler taşısa da, “ılımlı İslam” ile gerçekte ne kastedildiğini göstermesi açısından önem taşıyor. Sendika.Org’nin notu
Birkaç ay önce bir İngiliz sosyolog bize, hükümetinin kendisinden “Ilımlı Müslümanlarla” ilgili bir araştırma istediğini söyledi. İstenilen çalışma, İngiltere’deki bir grup Müslüman önderin, terörizm, Avrupa’da İslam’ın yeri, kökten dincilik gibi konularda ne düşündüklerini araştırmaktan oluşuyordu. Sosyolog’a göre, bu önderlerin hiçbirisi “Ilımlı Müslüman” terimini, kendi isteklerinin dışında İngiliz hükümetinin onları bu terimle tanımlamasını kabul etmiyordu.
İlginç olan, bu etiketi kabullenen ve bir lakap olarak kullanan Müslümanların da var olması. Bunların dikkate değer bir örneği, etrafındakilerin “modern bilim insanı Yusuf al-Qaradawi” olarak söz ettiği Yusuf al-Qaradawi. Ancak Qaradawi de İngiliz hükümetinin “ılımlı Müslüman” tanımına pek uymuyor. Dahası, “aşırı uçta“ biri olarak ABD’ye girmesi yasaklanıyor. Dolayısıyla, dışardan bakanların “ılımlı” dediği, ama bu etiketi reddedenler, ya da bu etiketi benimsedikleri halde “aşırı uçta” olarak tanımlananların oluşturduğu bir paradoks ile karşı karşıyayız.
Aslında, “ılımlı İslam” terimi acayip bir şey, çünkü İslam özünde zaten ılımlı olan bir dindir. Bu böyleyken, acaba neden İngiliz hükümetinin “ılımlı” diye tanımladığı Müslümanlar bu etiketi reddediyorlar? Yukarıda sözü edilen sosyologa bakılırsa bu etiket, fanatiklerden oluşan bir denizin ortasında “ılımlı” bir azınlık varmış gibi bir izlenim yaratarak insanları yanlış yönlendiriyor da ondan… Aynı zamanda bu etiket, eşitlik ilkesine dayanan bir toplumda bölünmelere neden oluyor. Müslüman önderler bu nedenlerle yeni sömürgeci siyasi amaçlarla girişilen bir etiketleme oyununa katılmayı reddediyor. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 26 Haziran 2008 |
İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek Avrupa bir göçmenler kıtasıydı. On milyonlarca Avrupalı açlıktan, malî kriz, savaş ve Avrupa totaliterizminden, etnik azınlıklara yapılan zulümlerden kaçmak ve orayı sömürgeleştirmek amacıyla Amerika’ya göç etti. Bugün, şu sözde “Dönüş Yönergesi” sürecini kaygıyla takip etmekteyim. Avrupa Birliği’nin üye 27 ülkesinin İçişleri Bakanları’nın 5 Haziranda onayladıkları metnin Avrupa Parlamentosu’nda 18 Haziranda oylanması gerekiyor. Bu metnin, Avrupa ülkelerinde kalış süreleri, iş durumları, aile bağları ve oraya kaynaşmadaki başarılarına bakmaksızın, kayıt dışı göçmenlerin alıkoyulma ve dışarı çıkarılması işlemlerini çok sertleştireceğini hissetmekteyim.
Avrupalılar Latin ve Kuzey Amerika ülkelerine kitleler halinde vize almadan ya da oradaki yetkililerin koydukları koşullara maruz kalmadan geldiler. Amerika kıtasındaki ülkelerimiz tarafından her zaman kabul gördüler ve hâlâ da görmekteler. Ancak bizler bu nedenle Avrupa’nın ekonomik sefaletini ve siyasi krizini içimize çekmek zorunda kaldık. Bu göçmenler kıtamıza, Amerika’nın yerli halkının ödemek zorunda kaldığı çok yüksek bir bedel karşılığında, buranın zenginliğini sömürüp Avrupa’ya transfer etmek için geldiler. Örneğin, Avrupa’nın 16. yüzyıldan 19.yüzyıla kadarki madeni paralarının basılmasına olanak kılan bizim Cerro Rico’da ya da Potosi’deki müthiş gümüş madenlerimizdir. Avrupalı göçmenlerin mal ve kişisel haklarına her zaman saygı gösterilmiştir.
Bugün Avrupa gelişme ve kamu özgürlükleri açısından yansıttığı olumlu görünüm yüzünden dünyanın başlıca göç alan yerlerinden birisi haline gelmiştir. AB’ye gelen göçmenlerin büyük bir çoğunluğu bu zenginliğe katkıda bulunmaya gelir, ondan yararlanmaya değil. Kamu işlerinde, inşaatlarda, kişisel hizmetlerde ve hastanelerde çalışarak Avrupalıların çalışmayacakları ya da çalışmak istemedikleri işleri yerine getirirler. Böylece Avrupa’nın dinamik nüfusuna katılarak aktif olanlarla olmayanların ilişkisine, ve dolayısıyla, Avrupa’nın cömert sosyal güvenlik sistemine, iç pazar uyarılarına ve toplumsal uyumluluğuna katkıda bulunurlar. Göçmenler AB’nin nüfus ve mâli problemlerine bir çözüm getirirler. |
|
|