|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 16 Ekim 2008 |
Türkiye'nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı'nda Cumhurbaş-kanı Gül ile tek Nobel sahibi yurttaşımız Pamuk'un arka arkaya konuşma yapmış olmaları, bu önemli mekânı beraber paylaşıyor olmaları Türkiye için, Sayın Sezer'in tavrı da hatırlandığında, büyük bir kazançtır, büyük bir mutluluk fotoğrafıdır. Sayın Gül ile Sayın Pamuk'un konuşmaları esnasında Türkiye'deki yazarların içinde bulunduğu şartlar nedeniyle yaşanan tar-tışma da bu özlenen manzarayı kanımca taçlandıran bir durumdur.
aman "yorum" yazımı yazmaya başlamadan önce internet üzerinden günün yeni haberlerine bakıyorum, aklımda da Genelkurmay Başkanı Sayın Başbuğ'un yaptığı basın toplantısında kullandığı ilginç (!!!) ifadeler ve benimsediği üslup üzerine bir yazı kaleme alma fikri var.
O sırada Milliyet Gazetesi'nin internet sahifesine bakarken "Gül-Pamuk atışması" başlıklı bir haber görüyorum ve haberin içeriğine baktığımda uzun zamandan beri özlediğim, bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak görmeyi arzu ettiğim bir sahneye şahit oluyorum.
Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk arasında yaşanan bu atışmadan ya da tartışmadan neden mutluluk duyduğumu açıklamaya çalışacağım.
Prof. Mehmet Altan ve Dr. Şahin Alpay'la birlikte tam 111 haftadır Mehtap Televizyonu'nda "Akıl Defteri" isimli bir program gerçekleştiriyoruz; bu programda ben de arada sırada fikri takip adını verdiğim bir konuyu gündeme getiriyor ve geçmişte yaşanan ama sonuçsuz kalan, anlamlı bir neticeye ulaşamayan konuları hem kendimize hem de izleyicilere hatırlatma görevini üstlenmeye çalışıyorum. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 16 Ekim 2008 |
Başörtüsü ve üç maymun. Görmüyorum-duymuyorum-konuşmuyorum. Bazı 'mütedeyyin' erkeklerin bile, konjonktürel vicdanlarıyla unutulmasına karar verdikleri bir soruna; yeni öğretim döneminde 'başörtüsü yasakları'na itiraz, bir kısım örtüsüz, yarı dinli ya da dinsiz feminist kadından gelmekte.
Kötü haber: Artık 'feministler başörtüsü düşmanı' gibi genellemeler yapamıyoruz. İyi haber: Bu türden omuz vermeler, tüm farklılıklarına rağmen insanlığın büyük bir kardeşlikten başka bir şey olmadığı fikrini tazeliyor, güven duygusu uyandırıyor.
Bu itirazın ve ezber bozmanın mimarı 'Birbirimize Sahip Çıkıyoruz' adlı bir grup. Mail grubuna üye yapıldığımda tam olarak neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyordum. Kısa bir zaman zarfında bu grupta benim gibi başka başörtülü yahut dindar kadınların da olduğunu öğrendim. Fakat grubun yarıdan fazlası halihazırda sol görüşlü örgütlere mensup olan yahut soldan gelsin gelmesin seküler-demokrat görüşe sahip, akademisyen ve/veya Amargi dergisi çevresindeki yazar-çizer-düşünür feminist kadından oluşuyor. Grupta erkek yok. Dolayısıyla baskın basanındır dili ve ego savaşı da yok. En küçük bir tartışmada karşı görüşe 'size hayatta başarılar dilerim' tribiyle mukavemet etmek yok. Epey kadınsı bir dil tutturulmuş durumda; en akademik tartışmalar en sivri eylem çağrıları bile bir sevgi kelebeği letafetinde dile gelebiliyor. Ki vaktiyle haşin tarafım bu kadar sevgiye dayanamamıştı ve 'bu gerçek olamaz' deyip en kaba yerinden 'bodoslama' bir üslupla huzursuzluk bile çıkarmış idim. Niyetim iyiydi. Madem çok samimi ve sevgi doluyuz, eteğimdeki taşı gizlememeli, örtülerimin altına saklamamalıyım diye düşünmüştüm. Gerilimin geldiği en üst noktada dahi seviyeli beraberliğimiz zarar görmedi. Kelebek dili hafiften 'bal arısı' kıvamına dönse de, 'sevgi' ambiansında bir yalpalama olmadığını, olgunluktan ve aklıselimden taviz vermeyecek olan 'kadınların' arasında olduğumu fark ettim. Sonuçta, ikna edeyim, klanıma adam kazanayım şeklindeki 'erkekçil' arzuların yerinde yeller estiği, herkesin birbirini olduğu gibi kabul ettiği bir yerde olduğum gerçeğine alıştım. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 16 Ekim 2008 |
Bolivya’nın politik ve ekonomik kararları doğrudan ya da dolaylı başka ülkelerin otoritelerine tabi olduğu sürece, bağımlılık form ve mekanizmalarını tartışmaya açmamak olanaksızdır; ki bu konu özgürleşmiş olmasıyla gurur duyan bir ülkenin egemenlik düzeyini tanımlayan karakteristik özelliklere işaret eder.
İspanyol sömürgeciliği yerini önce İngiltere’nin ardından ABD’nin yeni emperyalist kapitalizm sömürgeciliğine bıraktı. ABD Latin Amerika’daki ve elbette Bolivya’daki denetim ve hakimiyetini geçen iki yüzyıl süresince sistematik biçimde uygulanmış olan 1823 tarihli “Amerika Amerikalılarındır” şeklindeki Monroe doktrini çerçevesinde sürdürmüştür. Gerçekleştirilen askeri, diplomatik, politik ve ekonomik müdahaleler sayısızdır.
Bugün Latin Amerika ve Karayipler’de ABD’nin çeşitli alt kıta ülkelerindeki özgürleşme sürecini nasıl engelleyeceği konusundaki tartışma geri dönmüş durumda. Bolivya örneğinde durum son derece önem kazanmıştır, zira La Paz hükümeti ile Washington arasındaki ipler daha önce hiç olmadığı kadar kopmuştur. Başkan Evo Morales’in “Yankee emperyalizmine” karşı açıklamaları ve fiilleri ve ardından Büyükelçi Philip Goldberg’in geçtiğimiz haftalarda kovulması bu yeni durumun kanıtlarıdır.
Bu, çok kutuplu dünya bağlamı ile, bölgesel stratejik düzenleme bağlamı dikkate alınmaksızın bütünüyle anlaşılamaz. UNASUR’un (Güney Amerika Uluslar Birliği) güçlenmesi, OAS’ın (Amerikan Devletleri Örgütü) zayıflaması, bir Güney Amerika askeri paktına doğru gidiş, TIAR’ın (Amerika Ulusları Karşılıklı Yardımlaşma Anlaşması) neredeyse yitip gitmesi, bölgesel bir bankanın yükselmesi ve IMF ile Dünya Bankası’nın regresyonu, başka şeylerle birlikte, mevcut jeopolitik durumu tanımlamaktadır. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 07 Ekim 2008 |
VATAN UĞRUNA
Ocakta aşınla,gözünde yaşınla,saçınla akınla büyüttün beni Sırtıma aba,hayrıma dua,kem göze siper ettin sineni Elinde mushaf,dilinde vatanla öğrettin şehadeti Bu namert mermi besmelem olsun annem vatan uğruna... Dualarla uğurladın mertliğin yuvası peygamber ocağına Alnım ak,başım dik,aşk ile vardım kışlama Hakilere boyandım,siperler kazdım al bayrağım altında Bu namert mermi alınterim olsun annem vatan uğruna... |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazar, 21 Eylül 2008 |
Kafkaslardaki son krizde ortaya koyduğu açılım, Ortadoğu'da izlediği barışçıl politikalar ve Cumhurbaşkanı Gül'ün Ermenistan'ı ziyaret etmesi, Genel Kurul öncesinde Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'ne üye olma ihtimalini arttırdı
Bu sene 63'üncüsü gerçekleştirilecek olan BM Genel Kurul oturumları Türkiye açısından iki sebepten dolayı ayrı bir önem taşıyor. Birincisi, Türkiye'nin BM Güvenlik Konseyi'ne üyelik başvurusu konusu... Türkiye'nin üyeliğine karar verilecek bu sene. İkincisi ve belki daha önemlisi Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, Türkiye'nin Ermenistan ile oynayacağı milli maçı izlemek vesilesiyle Erivan'a gerçekleştirdiği ziyaret. Ziyaret sırasında ve sonrasında dünyaya yansıyan güzel görüntüler ve sıcak mesajlar, iki ülke ilişkilerinin geleceği açısından umut aşıladı. Bir ülkenin diğerini soykırım yapmakla suçladığı ve bunu tüm dünya parlamentolarına kabul ettirmeye çalıştığı hatırlandığında, Gül'ün ziyareti doğal olarak "tarihi" bir nitelik kazanıyor.
ABD Başkenti Washington'da, hem Rusya-Gürcistan arasında patlak veren krizden hem de geçtiğimiz yıl Temsilciler Meclisi'nde görüşülen ve ABD ile Türkiye'nin ilişkilerinin oldukça gerilmesine sebep olan, sonuçta askıya alınan 106 sayılı "Ermeni Soykırım Tasarısı"ndan dolayı dikkatle izlendi bu ziyaretler. Rusya-Gürcistan krizinden hemen sonra Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın bölge ülkelerine ziyareti, ardından iki ülke arasındaki milli maçtan dolayı Cumhurbaşkanı Gül ve Bakan Babacan'ın önce Erivan ve ardından Azerbaycan gezileri yüksek seçim tansiyonuna rağmen ilgiyle izlendi Washington'da. Tüm bu ziyaretler Türkiye'nin hanesine artı puan olarak geçti. Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi için umutlar artarken, bölgede istikrar ve güvenin aktör ülkesi haline gelen Türkiye'nin, BM Güvenlik Konseyi'ne üyeliği konusunda da eli güçlendi. |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 11 - 15 Toplam: 252 |