|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 05 Ocak 2009 |
Bunlar sözlerine; ‘ Türkiye bir mozaiktir’ cümlesi ile başlamışlardı. Halt etmişler. İtiraz ettik; mozaik gibi parça pörçük değil, Türkiye yekpare mermerdir, betondur dedik. Kulağa hoş gelen, barışçı ve demokrat görünen bu mozaikleşme safsatası ve anlayışı, on yıllar içinde döndü dolaştı ve meclise de girip böğrümüze yerleşti. Silahlanmayı, bombalamayı, kurşunlamayı, yağmalamayı, her türlü kaçakçılığı güle oynaya yaptıkları bu topraklarda, vergi vermeden ticarethane işleten, kaçak elektrik suyla evini çeviren, tapusuz arazisine binayı diken bunlar şah oldu, bunlar padişah oldu. Bu mazlum siyaseti en nihayet öyle bir hale geldi ki, bizler olduk azınlık, bunlar payidar. Siz kimi kandırıyorsunuz be hey gafiller? Yirmi-beş senedir ölmekten, öldürmekten, onun bunun uşaklığında silah kuşanmaktan, vurmaktan, yağmalamaktan, elinize bulaşmış beyaz zehir günahıyla, kanınıza bulaşmış bin türlü sahtekârlıkla, siz kimi kandırıyorsunuz? Siz mi mazlumsunuz? Siz mi ezilmişsiniz? Siz mi mağdursunuz? Kardeşlerim; ben öz be öz Azeri’yim. Hani diğer bir deyişle; Azeri balasıyım. Demir dağını eriten, Asya’nın en ortasında, Orta Asya’nın kalbinde, ‘Newroz’u Nevruz diye kutlayan, lastik değil adamlar boyu çoban ateşleri yakarak kutlayan, baharı, bahar geldiği için sevinçle, heyecanla karşılayan Azeri’yim. Bütün Kuzey Doğu’nun efsanesi Şeyh Şamil’in torunuyum. Yarı Farsça, yarı Arapça, bolca Fransızca, eğreti İngilizce ile zehirlenmiş dili değil, asıl Türkçem’i konuşan, yazan Azeri’yim. Leyla ile Mecnun’un kalemi, Azeri Fuzuli’nin kanındanım. Şiirimde, hikâyemde sevda vardır. Ve bir gün de kalkıp demedim ki; hani benim bayrağım, hani benim mektebim, hani haklarım? Bunlar bu hale, ’ asimilasyon’ diyorlar. Çerkez kardeşime, Gürcü teyze oğluma, Laz halama, Kırgız amcama da asimile olmuşsunuz diyorlar. Bir toplum bu kadar mı şuursuzlaşır? Bölücü başının başındaki kılın kalınlığının hesabını yapanlar, kendi kafalarının kalınlığının hesabını yapamayacak raddeye gelmişler. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 30 Aralık 2008 |
Son günlerde çok tartışılan araştırmayı nihayet buldum ve okudum. Okumadan yorum yapanlar kadar kabiliyet ve feraset sahibi olmadığım için şimdiye kadar bir şey yazamadım.
Artık hem genel olarak çalışmayla hem de çalışmanın ana konularıyla ilgili görüş açıklayabilecek durumdayım. En başta söylemek istediğim, hem çalışmayı yapan ve savunanların hem de eleştirenlerin daha soğukkanlı olması gerektiğidir. Bu tür çalışmalar elbette yapılmalıdır. Ancak, çalışmayı savunanlar ve eleştirenler birbirlerine anlamsız suçlamalar yöneltmemeli ve çirkin yakıştırmalar yapıştırmamalıdır. Çalışmanın finansmanında Açık Toplum Enstitüsü'nün katkılarının bulunması da çalışmayı daha baştan mahkum etmenin ve karalamanın gerekçesi olarak kullanılmamalıdır. Bunu en iyi anlaması gerekenler de, herhalde, bu enstitünün daha önceki çalışmalarına veya destek verdiği araştırmalara ateş püsküren kimi çevreler olmalıdır.
Binnaz Toprak'ın başkanlığındaki bir heyet tarafından gerçekleştirilen bu çalışmanın başlığı "Türkiye'de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler". Hemen vurgulamak gerekir ki, bu başlık muhtevayı eksik ve yanlış yansıtıyor. Çalışma genel olarak "bir kısım" ötekileştirilenle meşgul olmakta. Bu "bir kısım"da ötekileştirilmeleri dindar muhafazakârlıkla ilişkilendirilebilecek olan Aleviler ve "laikler" yanında başka sebeplerle ötekileştirilen Kürtler ve Çingeneler de var. Gayrimüslimlerin ötekileştirilmesiyse sadece dinle değil aynı zamanda milliyetçilik ve ulusalcılıkla bağlantılı. Dolayısıyla başlık, çalışmanın manzarasını tam yansıtmıyor. Nitekim başlıkta muhafazakârlık öne çıkarıldığı ve ötekileştirme AKP ile ilişkilendirildiği için bu çalışmanın bulgularını en büyük sevinçle karşılayan ve muarızlarına karşı iştahla kullananlar da genellikle laisist-Kemalist çevreler. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 16 Aralık 2008 |
Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile Alman Hukuki İşbirliği Vakfı'nın ortaklığıyla, 10-11 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen 'anayasaların değiştirilemez hükümleri' konulu sempozyum, Türk medyasının bir kesiminde bir fırtına yarattı.
Sempozyum, bu çevrelerce İslamî bir rejimin veya bir federasyonun önünü açmaya yönelik maksatlı bir komplo, bir "sivil dikta hazırlığı" (Cumhuriyet, manşet, 12 Kasım), bir "yıkım müteahhitliği" (Oktay Ekşi, Hürriyet, 13 Kasım) olarak takdim edildi ve "laik Cumhuriyet'i tekmelemek isteyenlerin başına dünyanın" yıkılacağı (Bekir Coşkun, Hürriyet, 14 Kasım) tehdidinde bulunuldu. Değerli bir hukukçu-köşe yazarımız, bu sempozyumun, "Türkiye'de devletin şeklinin Cumhuriyet olması, Türkiye Cumhuriyeti'nin insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliğini taşıması gibi temel ilkelerin değiştirilmesi görüşünü savunanlar olduğunu ortaya çıkardığı" değerlendirmesinde bulundu (Rıza Türmen, "Güler Yüzlü Franco'lar," Milliyet, 24 Kasım 2008). Bu tür ifadeler, yıllardır Türkiye siyasetine ârız olan gizli niyet okuma, saklı saik arama çabalarının, bilimsel faaliyetleri bile terörize edecek bir noktaya vardığını göstermektedir. Her şeyden önce, Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerinin hukuki bağlayıcılığı ve kapsamları üzerinde bir tartışmaya girişmenin, bu hükümlerde belirtilen temel değerlerle çatışma içinde olmak anlamına gelmeyeceğinin belirtilmesi gerekir. Bütün kamuoyu araştırmalarının gösterdiği gibi, Türkiye'de belki bazı marjinal gruplar dışında, bu değerlerle çatışma halinde olan kimse yoktur.
İkincisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin, Atatürkçü güçler tarafından yapıldığı herhalde kuşkusuz olan ilk iki anayasasında (1924 ve 1961 anayasaları), değiştirilemezlik ilkesi, sadece devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hükmü ile sınırlı tutulmuştur. 1982 Anayasası'nın hazırlanışında da Danışma Meclisi aynı yolu izlemiş, ancak Milli Güvenlik Konseyi, hiçbir gerekçe belirtmeksizin ikinci ve üçüncü maddeleri de değiştirilemezlik kapsamına almıştır. Bunda Konsey'in, kendisine özgü demokrasi ve anayasa anlayışını mümkün olduğunca dondurmak, diğer bir deyimle anayasa değişikliklerini mümkün olduğunca güçleştirmek arzusunun rol oynadığı tahmin edilebilir. Nitekim Kurucu Meclis Hakkında Kanun'un gerekçesinde, "12 Eylül harekâtının amacının demokratik düzene dönme değil, sağlıklı ve sağlam demokratik düzen kurma olduğu" ifade edilmiştir. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 16 Aralık 2008 |
Eskiden şöyle olurdu; Avrupa'nın herhangi bir şehrinde, üniversitesinde bir toplantıya davetliyseniz ve toplantının konusu "Türkiye'nin sorunları" ise, sıklıkla kendini dayatan bir üst dil, yukardan bir bakış, açık bir kibir ve hizaya getirme telaşı ile karşılaşırdınız.
Tuhaf olan, aynı üslup sadece sorunların tartışıldığı toplantılarda değil, şiir gibi gündelik siyasetin uzağındaki alanlarda da karşınıza çıkardı. Sanatçı olarak davet edildiğiniz bir toplantıda, ülkenizle ilgili görülmemiş hesaplarınızı oracıkta görmeniz ve halletmeniz beklenirdi. Sözüm ona gösterdikleri dostluğun, adı konulmamış bedeliydi bu sanki. Bu kibir ve yukardan dil başından itibaren bana rahatsızlık verdiğinden ve göstermelik ilgileri samimiyetsiz göründüğünden olsa gerek 'kan kusup, kızılcık şerbeti içtim' demeyi hep tercih ettim. Can yakan sorunların hesabının görüleceği yer öncelikle kendi ülkeniz olmalıydı. Başkalarının ülkesi değil. Bu konuda benim kahramanım Hrant Dink'ti. Ülkesiyle meselesini, ülkesinin insanıyla, toprağıyla halletmeyi, konuşmayı seçen hakikati bol Hrant, diasporada üretilen dilin bizi anlamaya yetmeyeceğini öyle güzel ifade etmişti ki. Bu toprağın sorunları burada konuşulmalıydı. Başkalarının ülkesinde konuşulanlar, daha derindeki yaralara merhem olamıyordu çünkü.
Eskiden, yurtdışında Türkiye'yi temsil eden sinemacıların, şairlerin, yazarların ve dahi Eurovision şarkı yarışmacılarının(!) karşılaştığı sorular benzerdi. Bir tür ihbar ve ifşa makamı olan o toplantılarda konuşanlar, günü geldiğinde onlara sunulan sahnenin çözümsüzlüğü sürdürmenin bir aracı olduğunu çok da fark etmezlerdi. Türkiye'nin bu tavra çanak tutan yasaları ve o yasaları kırbaç gibi kullanan yönetim anlayışı elbette bu bakışı besliyordu. Hiçbir eleştiri ve sorgulamaya izin vermeyen, en küçük girişimi "vatan hainliği" olarak niteleyen, en ufak bir eleştiriyi "Türk'e ve Türklüğe hakaret" kabul eden bir Türkiye açık ki dışarıda da pek saygı uyandırmıyordu. |
|
|