|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 15 Ocak 2009 |
FasaFiso Dayanışmacıları nasıl geri basacaklar- bilemiyorum. Asfaltı yakıyor bazılarının, yeni manevraları. Allah’tan ‘Ergenekon Avukatı’ Baykal onlardan değil. Bu Memlekette arlanmazlığın, tutarlılık olarak gazlanabileceğine inancı sarsılmadı. ‘Hibrid Dava’ demiş Ergenekon için.
Bu lafı bi yerden hatırlıyorum: Ha, bir ara ‘Hybrid Demokrasi’ lafını kullanıyordum yazılarımda BolAskeriyeGüdümlüDemokrasimiz (nevi şahsına münhasır) için. Evinde bulunan kroki sayesinde Yenikent’te şahane bir cephaneliğin bulunmasını temin ettiren Yarbay Mustafa Dönmez, mesela. Türk Ordusu Mensuplarının darbecilik hastalığı vakalarından ‘bir’ (1) adeti. Kuyudan filan çıkartılanlar, öyle böyle değil! Alay Orduları, “O-ha! Atatürk’ün evinin bahçesinde arama yapıyor mankafalar!” diye yazı döşenenler,
FasaFiso Mühendisleri, hep horrrr görenler Ergenekon’un boyutlarını ve önemini, Bertaraf olmamak için taraf olmayanlar- Türk Medyalaması’nın bir bölümü Ergenekon Sınavı’ndan utanmazlığın bok renginde karnesiyle ‘geçti’.
Yenikent Zir Vadisi’ndeki Ermeni Mezarlığı’na bakan evin kuyusundan, orasından burasından dört dörtlük bir cephane fışkırırken, zaplıyordum televizyonu. Hikmet Sami Türk donuk gözleriyle, “Devletin kendini savunmak için sakladığı silahlardır” diyordu. Eminliğine, kuş kondurmuyordu. Adalet Bakanı’yken bana 7-8 adet dava ‘açtırtmıştı’ Ağır Ceza’da. A! davalardan biri de DGM’deydi. F tipine dair, ölüm oruçlarına dair yazdıklarım üstüne kendisini ‘teröristlerin hedefi haline getirdiğimi’ iddia ediyordu. Yüce Türk Adaleti de, bakanlarının davalarını takır takır açıyordu. Sabıkalarımdan biri (hâlâ zamanaşımından düşmedi) Hikmet Sami Türk’ün adalet bakanlığının, pardon anlayışının armağanıdır. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 23 Aralık 2008 |
Böyle bir insan tipi vardır. Egosantrik (benmerkezci) tabir edilir. Bu tipler, kendileriyle o kadar doludurlar ki, içlerinde başka hiçbir şeye zırnık yer yoktur.
Aşırı duygulanmaların ve dalgalanmaların insanları oldukları iddiasıyla yaşarlar: Buluttan nem kapar, pireyi deve yapar, pire için yorgan yakarlar. Daha doğrusu böyle büyük iddialarına karşılık, pasif agresiftirler. Hiçbir haltla ilgili hiçbir halt yapmaz; ama hep tehditler, şantajlar, köpürüp üfürme numaralarıyla ‘Tutmayın yapıcam’ çığlıklarıyla idare ederler. Bu tiplerin intiharcı grubu vardır; katil grubu vardır; aşırı hassa grubu vardır. İntiharcı grup asla kendini öldürmez. Ama ‘Canıma tak etti. Alsın artık Allah canımı’dan, ‘Tutmayın, atıyorum kendimi’ye zırt pırt ölümün eşiğinde olduklarını ima ederler. Pardon, haykırırlar. Oysa hayata aşırı bağlıdırlar. Bu acıklı haykırışları esnasında: “A bak Lacoste’unda kola lekesi var’ deseniz hemen hayata döner, tişörtleriyle ilgilenirler.
Katil grup çok sinirlidir. “Geberticem bilmemne çocuğunu. Gününü göstericem” diye esip üfürür. Sehpanın üstüne silah dergileri atar, kamuflaj kıyafetlerine düşkündür. Kimseyi öldüreceği filan yoktur, ama tehdit sanatının virtüözüdür. Balık yemeye davet edildikleri anda, can düşmanlarıyla can ciğer kuzu sarması olma süratleri de seyirlere mahsustur. Aşırı hassas grup Türk Sanat Müziği’nin içli şarkılarıyla soluk alıp verir. ‘Mehtaplı gecelerde hep seni andım’ onları çok içlendirir. Ama mehtaplı gecelerde de, her fırsatta da andıkları kendileridir. Onlar ‘Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar/Yeryüzünde sizin kadar yalnızım’ ekolündendirler. Kimse onları ‘anlayamaz’. Aşırı derin, aşırı duyarlı; duyargalıdırlar. Çok çetrefil ve anlamlı laflar eder, duygu adamı hüviyetleriyle kitleleri büyülerler. ‘Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin’ mısraından ‘Beni bekliyorsan uyumamışsan/Sevinçten kapında ölebilirim’e her şeyi uyarlayacakları bir gönül ve ruh durumları mecuttur. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 16 Aralık 2008 |
Evdeki bilmemne boy tencereler yetmiyormuş. Onlardan almam lâzım-mış. Lâzım-dı. Bi zamandır. (Ben çok biraz yemekpişirme özürlüyümdür: Tabii, bunun nedenlerine dair de süper teo-saçıklamalarım var.) İşte ‘aranan’ tencerelerden: güzel, hafif, tam istenen boyda buldum ansızın. Elimde iki kocaman poşet; koştur koştur koştururken Levent Çarşı’da; köşedeki benim ennn çocukluğumdan beri oradaki Eczane’nin vitrinine siyah üstüne eczacıların şanlı direniş metnini yapıştırmakta olan iki Eczane Çalışanı gördüm. Daha yalnızca bir ucunu yapıştırdıklarından ve ellerim dolu, işim acele olduğundan; başımı eğip baktım. İlaçta reklam istemiyor ya- ezelden beri eczacılar. Ve hakikaten yıllardır BU konuda şanlı bir direniş içindeler. O mevzu üstüne yeni bir siyah poster bastırmışlar. Camlarına asıyorlar. Birden yeniyetme günlerimde Sovyet gemisi görmüş hallerim gibi; gözlerimi zararsız/belli belirsiz/sevniçli ve kıvançlı yaşlar bastı. İLAÇTA REKLAMA HAYIR! kampanyası, daha doğrusu direnişleri eczacıların herhalde Bu Ülke’de yürütülmüş en tutarlı, en örgütlü, en haysiyetli hareketlerden biridir. Üstelik: Bu Yazı’yı yazdığım için, tammm yeni yıla girerken, gastemin bana vermeyi uygun bulduğu ‘Yılın Reklamverenleri Ennn Mutlu Eden Köşe Yazarı’ mükâfatını da kaçıracağım. Tahayyül edin! Olsun 10-15 bin dolarlık ödül için Eczacılar’ın şanlı direnişini alkışlamaktan vazgeçemeyecek kadar, çenesi dik bi insanım. İnandım mı, tam inanırım. Şaka! şaka! Geçenlerde ‘Doğan Grubu’nda köşecilere maaş vermeyi kestiler: yine de yazıyor herifçiler’ yollu bi espri patlattım. Bir sürü insan gerçek zannetmiş; benim “Bu tayfaya para vermesen DAHİ şakada şukada yazarlar. Köşecilik onların yaşam BİÇEMİ, VİTRİN çalışması”na vardıran laflarımı. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 27 Ekim 2008 |
Odada; bir üst üste dizili mavi yastıklar Güldeki vazolar, balbadem çikolata, sarı kolonya Kuytu köşelerde hazin kuyruğu dikilmiş havaya Yemyeşil, moryeşil bir hayvan gizli
Odada telaşa varan bir durgunluk Bir de sen, boynunda ninemden ak bir yemeni Ortada konargöçer kara çadırın Bir oda giysisi, bir baston, Endülüs çarkın
Yan odada mutfağa dair sesler Yani kilometreler, kilometre taşları En çok da kollarım ağrır Ta Homer'den beri kullanamadım onları |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Salı, 21 Ekim 2008 |
Hâlâ Almanya’dayım. Neyse: siz okurken dönmüş olucam. Yazımı. Üstüme abanmış ağlamaklı his’ten kurtulmak için, bi çiklet attım ağzıma. İyi gelecek sanki. Biraz daha iyi bir halet-i ruhiye içinde böylece, yazmaya muvaffak olacağım. Küçük Teselliler. Türkiye YİNE karman çorman olmuş. Ne biteviye! Ne acıklı! Ne bitmeyen acıklı! İlker Başbuğ kumandanımız (‘paşa’ lafını istemiyerek kendine, revolüsyoner şahsiyetini BalıkBaştanEmreder, anında görüntületmişti ya) esip üfürmüş, bağırmış çağırmış; azarlamış paylamış. Herkesin ne kadar ‘haddinin’ olduğu bilgisi (enformasyonu mu demeliyim?) Askeriye’nin tekelindedir: Had bildirmiş! Sivillerin, gazetecilerin, Taraf gazetesinin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ‘hadleri’ şu kadardır. Çay kaşığıyla göstermiş olabilir, serçe parmağının tırnağıyla olabilir. “Bu kadarcık haddinizle: Haddinizi bilin!” Hani KâbusAnneKaynana Semranım habire bağırıyordu (sonunda: çok kısacık sonunda overdosedan gariban bi otel odasında ölüsü bulunan) oğlu Ata’ya: “Haddini bil! Haddini bil!” diyordu. Habire. Türkiye Kemalist Cumhuriyeti Eğitim-Öğretim-Disiplin Anlayışı, had bildirme esası üstüne kurulu. Ceberrut analar iğdiş ettikleri oğullarına basbas hadlerini bildiriyorlar. Habire. |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 1 - 5 Toplam: 59 |