|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cumartesi, 31 Ocak 2009 |
Hadi hadi, dürüst olun, açık konuşun: Başbakan, açık oturumun yöneticisi David Ignatius'a da, Şimon Peres'e de "bozuğunu atıp" toplantıyı terkedince içinizden "ulan helal olsun" demediniz mi? Peki, gecenin köründe onu karşılamak üzere Yeşilköy'e koşan binlerce kişiyi görünce aklınızdan "hop ninnayı ninnayı, Kılıçdaroğlu aldı havayı" şeklinde bir türkü de mi geçmedi? Hatta "AKP'ye oy vermeyecektim ama şimdi vereceğim" diye düşünenler de mi çıkmadı aranızdan? Yalan söylüyorsunuz.
Bu yalan, George Bush'a ayakkabı fırlatan Arap gazeteciyi alkışlayıp şimdi de "Erdoğan yanlış yaptı" edebiyatına yatanların ikiyüzlü çıkarcılığını andırıyor...
Aydın Doğan'a daha iyi uşaklık edebilme kuyruğuna girenlerinki kadar zavallı bir tutum bu. Türk, efelenmeyi sever. Efelenen başbakan da hoşuna gider. Daha önce "masaya yumruğunu vurdu kalktı" balonlarını çok dinlemiş ama ilk kez gerçekten kalkıp giden bir başbakan görmüştür canlı yayında canlı canlı. Çünkü Türk, büyük bir imparatorluk kurmuş ve altı yüz yıl da yönetmiştir. En "ulusalcı" geçinenlerin bile aklına hemen yeni bir imparatorluk gelmesi, heveslerinin hemen bir Turan İmparatorluğu'na yönelmesi de bundandır. Aşağısı kurtarmaz! "Misak-ı milli sınırları", herkesin bilinçaltında "geçici bir süre katlanılmak zorunda kalınan bir emrivakidir" bu ülkede... Çünkü biz İsrail'e de, Irak'a da, Suriye'ye de, Mısır'a da, Lübnan'a da, Arabistan'a da, hatta Yunanistan'a da, Bulgaristan'a da, Kosova'ya da, Bosna'ya da "eski vilayetimiz" gözüyle bakarız... Çünkü öyledir! |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 11 Aralık 2008 |
Bayram bitti ya, o rezilliği gene yaşama zamanı geliyor... Yeşilköy çıkışı... Pardon, bu ülkede herşeyin adı Atatürk ya, Atatürk Havaalanı'nın dış hatlar çıkışı... 12 Eylül diktasının başardığı iki önemli iş vardı: İstanbul'da taksicilere taksimetre açtırmak, bir de havaalanı çıkışını düzene sokmak. Demokrasi benzeri birşeylere dönülünce, taksimetre kullanımı sürdü ama Yeşilköy'ün gene tadı kaçtı. Kaç ülkede kaç havaalanına girdim çıktım, bizdeki keşmekeşi ancak Kahire'de gördüm. Batı ülkelerinde uçaktan inen, pasaport kontrolundan geçen, bavulunu toplayan yolcu, koşmadan, itişmeden kakışmadan, "sakin" olarak dışarı çıkar, bineceğine biner, gider. Bizde bir kasaba panayırının kargaşası yaşanır. Ekmek aslanın ağzında olduğundan, sarı taksiler, bir bayram yerinin "çarpışan arabalar" bölümü düzensizliğiyle yolcu kapmaya çalışırlar. Karşılamacılar, arabalarını nereye koyacaklarını bilemezler. Duraklama ve bekleme yapmak yasaktır! Otobüsün nereden kalktığını da pek kestiremezsin. Hele "metroya binmeyi" falan düşünen turist, yanmıştır. En kötüsü de, gürültüdür. Her sürücü korna çalar (ülkemizde vara yoğa korna çalmak serbesttir), polis memuru ve değnekçi de sürekli düdük çalar. Bu düdük sesini pek severler, ortalığı düzene sokmak için değil, kendilerini "doğrulamak" için öttürürler, kopardıkları her düdük cayırtısı onları "güçlü adam" kılmaktadır. Korku ve tedirginlik salıp sevinirler. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 24 Kasım 2008 |
Hay ağzına sağlık, Onur Öymen... Ben de bunu anlatmaya çalışıyordum! Onur Öymen, bildiğiniz gibi, CHP'nin genel başkan yardımcısı, Deniz Baykal'ın sağ kolu değilse bile sol kolu. Kendisi, "bu halk niçin bize oy vermiyor, anlayamıyorum" gibi incileriyle ünlüdür. Geçen gün bir inci daha yumurtladı, "haber değeri yok" diye gazeteler görmediler, Internet'te sitecilik yapan çocuklar "dolgu malzemesi" niyetine kullanmışlar. Dedi ki, "Kıbrıs, tıpkı Girit gibi elden gidiyor!" Kendisine, "hani siz Osmanlı mirasını reddeden bir partiydiniz, şimdi genel başkanınız kara çarşaflı üyelere yeşil ışık yakınca mı Osmanlılık hatırınıza geldi" demeyiniz, üzülür. Kıbrıs elden gidiyormuş... Tabii, nasıl Girit gittiyse, nasıl Bosna-Hersek, nasıl Makedonya, nasıl Eflak-Boğdan gittiyse öyle gidiyormuş... Bendeniz de yıllardır, bürokrasimizin (ki Sayın Öymen onun en has temsilcilerinden biridir), Kıbrıs'a "aldık" gözüyle baktığını anlatmaya çalışıyordum. Sayın Öymen beni doğruladı, teşekkür ederim. "Aldık" diye bakarsan, "vermek" de istemezsin tabii... Kıbrıs'ta kalıcı ve barışçı bir çözüme ulaşma çabası da kısaca "vermek" olacaktır senin gözünde... Biz Kıbrıs'a, Türk azınlığının haklarını korumak için mi çıktık, orayı topraklarımıza katmak için mi? Hep birincisini öne sürdük ama ikincisini uygulamaya meylettik. Buna Kıbrıslı Türkler, yıllarca susup sonunda tepki gösterdiler. Şimdi de ülkemizde "hükümet Kıbrıs'ı satıyor" teranesiyle darbe kışkırtmaya gönüllü bir sürü serseri vardır, özellikle basında... |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 29 Eylül 2008 |
Bazı Amerikan bankalarının batmaları, çoğunun sallanması, finans sisteminin krize girmesi, krizin AB'ye de sıçraması, birçok Türk aydını tarafından sevinçle karşılandı. Krizin Türkiye'yi "umdukları kadar" vurmamış olmasını, krizde Türk finans-kapitalinin "sıkı" durmasını ve sanılandan daha sağlam çıkmasını, Türk lirasının da dünyanın en güçlü paralarından biri durumuna gelmesini (dolardan azıcık daha düşük bir paradır alt tarafı), "hükümeti övmek" gibi görüneceği için, görmek istemiyorlar! Sonra günaha girerler... Türkiye batarsa da pek sevinecekler, hep birlikte aç kalacaklar ama zarar yok, yeter ki hükümet devrilsin...
Buna karşılık, hemen hepsi "eski solcu" oldukları için, Amerikan devletinin sisteme yardım paketleri hazırlamasını "solculuk" sanıyorlar...
İçlerinde "Karl Marx kazandı" sananlar da var, "kapitalizm batıyor" diye sevindirik olanlar da. Hatta, ahmaklığı, "Amerika komünizme geçiyor" diyecek kadar ileri götürenler de çıktı. Rusya hızla kapitalizme döndü ya, Amerika da komünist olmak üzereymiş! Dünya tersyüz olmuş, vay anasını kahpe felekmiş...
Bu krizin "1929 benzeri" olarak nitelenmesi pek hoşlarına gidiyor, eğer gerçekten öyle olursa arkadan nasıl bir faşizm dalgasının geleceğini, hepimizin mahvolacağını bilemeyecek kadar cahil bunlar, ya da hepsi gizli faşist... Hani, kendini solcu diye satan bazı Ergenekon üyeleri gibi... "Otuzlu yıllara" dönsek herhalde zil takıp oynarlar... |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 18 Eylül 2008 |
Bazı çok önemli meseleler kavga gürültü arasında kaynayıp gidiyorlar demiştik, işte bakın, hükümet YÖK konusunu yeniden gündemine almış, kimsenin haberi de yok, umurunda da değil... Çünkü Doğan-Erdoğan "maçını" seyretmek daha heyecanlı! Cumhurbaşkanı "şu sistemi değiştirin de artık rektör ataması yapmayayım" diye feryat ediyor, basının cici beyleri de cumhurbaşkanına rektör atamaları yüzünden yüklenmeyi sürdürüyorlar. (Hayrola, imar izinleri Köşk'ten de mi geçiyor?) Ahmet Necdet Sezer de "elimde fazla yetki var, alın bunları" demişti, kimse aldırmamıştı, o yetkileri kendi amaçları doğrultusunda kullandırmak istiyorlardı çünkü! Düzgün bir ülkede, üniversite rektörlerini cumhurbaşkanı tayin etmez. Düzgün bir ülkede YÖK mök diye bir kurum da bulunmaz. Gerek bu kurum, gerekse olağanüstü cumhurbaşkanı yetkileri, 12 Eylül düzeninin kamışıdır bizlere! Toplumu zart zurtla yönetebilmenin altyapı taşları... Rektörleri, her üniversitenin öğretim üyeleri kendileri seçerler... Haaa, yalnızca profesörler mi oy versinler, doçentler de katılsınlar mı, asistanlara da oy hakkı verilecek midir, öğrenci temsilcisi de bulunsun mu, "idari personelin" başı kel mi, onlara yazık değil mi, bunları tartışabilirsiniz...
İsterseniz, sizi çok mutlu edecekse, cumhurbaşkanı bu seçimleri onaylar ( "formalite" olarak "tasdik" eder), bürokrasi sevinir... O kadar. O üniversitede türbanın serbest olup olmayacağına da gene rektör ve üniversitenin senatosu birlikte karar verirler! Gene oylama yöntemiyle... "Mütevelli heyet" de bunu denetler. Hangi öğrenciden kaç lira ücret alacağına, kime hangi bursu vereceğine, hangi hocanın eline kaç lira maaş geçeceğine de bu "merci" karar verir, bakanlık değil! |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Pazartesi, 18 Ağustos 2008 |
Darbeden birkaç gün sonra... Hayır, eski darbe, 27 Mayıs yani... Milli Birlik Komitesi üyelerinden biri gazetecileri toplamış, sormuş: "Eee, söyleyin bakalım çocuklar, sağcı mı olalım solcu mu?" Bu soruya, MBK'nın içindeki "kendi çocuklarından" bazıları sağcı olalım şeklinde yanıt vermişlerdi de birkaç ay içinde tasfiye edilmişlerdi hani... Tasfiye işlemi elbette çok "kibarca" yapılmıştı, kafa göz yarmadan, önemsiz bir ülkeye "ataşe tayini" şeklinde falan... Cuntanın iç çekişmesini, "bürokrasi denetiminde hafif solculuk yapalım" diyen kanat kazanmıştı. Burada önemli olan sağcı ya da solcu olmak değildir. Burada çarpıcı olan, "bir şeyci olmaya" keyfe keder karar verilebilmesi, daha doğrusu, şu ya da bu etkene göre rahatlıkla bir şeyci ya da başka bir şeyci olunabilmesidir!
Çünkü bu memlekete ne lazımsa, yani bürokrasi neyi uygun görürse o yapılır ve de "bizzat" bürokrasi tarafından yapılır, bu işe kimse karıştırılmaz. Bu bürokrasinin elinde beyni yıkanmış biz saf çocuklar da, altmışlı yıllarda Atatürk'e kızardık, "isteseydi sosyalizme geçebilirdi, niçin geçmedi" diye... Koskoca Kemal Tahir bile bu tuzağa rahatlıkla düşüvermişti: Aaah ah, keşke 1917 devrimi daha önce yapılabilseydi de, madem Batı'ya yöneleceklerdi, Osmanlılar "bu ikinci ve değişik Batı'ya" yönelselerdi... Diyordu!
İstediğin zaman, gözüne kestirdiğin bir şeye yönelebiliyordun yani... Emir ve komuta zinciri içinde! Hani, NATO'dan pat diye çıkıp Putin'le ittifak yapmak ve Gürcistan'ın bölünmesine katkıda bulunmak gibi bir şey canım!... Bir egzantrik yazarla iki emekli bürokrat "öyle yapalım çocuklar" deyince yapılabilen bir şey... Oysa aynı Kemal Tahir, "bizde devrimler daima 'hele bir iktidara geçelim, gerisi kolay' kafasıyla yapılır" da demişti... İstim hep arkadan geliyordu ama istimin rengi kara ya da kızıl olabiliyor, basıncı yüksek ya da alçak çıkabiliyordu. Öyle olmasaydı, 1908 yılında "imparatorluğun bütün halklarının eşitliği ve kardeşliği" ilkesiyle devrim yapan İttihat ve Terakki, daha iki yıl geçmeden "Türk ırkçılığına" o kadar kolay yönelemezdi. |
|
|