|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cumartesi, 31 Ocak 2009 |
En çarpıcı ifade şuydu:
“Gezegendeki çok kişinin söylemek istediklerini dile getirdi…”
Bu sözler Türkiye'den değil Yunanistan'dan. Bu ülkenin devlet televizyonu NET Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki gün Davos'ta malum panelde söylediklerini ve tavrını böyle yorumladı.
İlk yorumlarında tarzı yüzünden, tarzını bahane ederek Başbakan'a “saldırma”ya hazırlanan politik ve medyatik muhalifler dahi dün gün içinde tavırlarını değiştirmek zorunda kaldılar.
Şunu hemen söylemek gerek:
Başbakan'ın Davos'ta Simon Peres karşısında ve o koşullarda aldığı tavır ve söylediği sözler hem iç hem dış politikada sonuç verecek niteliktedir.
Başbakan'ın ne denli “sahici” olduğu, doğru zamanda, yerinde, hızlı, cesur ve sonuç veren tepkileriyle bir kez daha ortaya çıkmış, üstelik bu kez dış politik arenada çıkmıştır.
Bu özellikler, bir lideri tarif eder.
Az önce, dün bir araştırmasından söz ettiğimiz Metropoll Şirketi'nin yöneticisi Prof.Dr. Özer Sencar aradı, telefonla gerçekleştirdikleri anket çalışmasında Başbakan'a verilen desteğin yüzde 80'ler dolayında olduğunu söyledi. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 15 Ocak 2009 |
2007 Temmuz'unda "Haki Renkli Çeteler" başlıklı bir yazı yer almıştı bu köşede.
Bir süre sonra Ergenekon Davası'ndan tutuklu olan avukat Kerinçsiz'in suç duyurusu üzerine yazıyla ilgili soruşturma açılmıştı.
Şöyle diyordu o yazı:
"Hem bir zihniyet hem bir yapılanma olarak çeteler bugün ülkenin içindeki ve karşısındaki en büyük beladır.
“Bu çeteler kendi başlarına siyasi ve silahlı görev üreten serseri grupçuklardan oluşmuyorlar. Uçları açık biçimde devletin içine, merkezine doğru ilerliyor. Çete üyelerinin irtibatta olduğu devlet memurlarının, ordu mensuplarının sayısı her geçen gün artıyor.
“EMASYA gibi istihbarat ve karşı örgütlenme faaliyetlerini denetimsiz kılan, kamusal alanda kör ve karanlık noktalar oluşturan yapılanmaların oluşturduğu zemin çetelerin yeşerme zemini olmuştur.
“Dünden bugüne bu örgütler toplumsal alanı adeta kapladılar, kâh kimi karargâhlarla kâh devletin kimi derin katmanlarıyla kurdukları ilişkiler ayyuka çıktı.
“Görevlerinin toplumu gösteriler ve eylemlerle seferber ve militarize etmek olduğu anlaşıldı… Bu görevin kimi odakların karanlık arayışlarına araç olduğu görüldü…" |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Perşembe, 05 Haziran 2008 |
CHP Genel Sekreteri Önder Sav, genel saymanı Mahmut Yılmaz, Kanaltürk'ün bir dönem sahibi olan Tuncay Özkan, oturmuşlar 10. maddelik bir “Prodüksiyon Sözleşmesi” imzalamışlar.
Buna göre CHP televizyon kanalına 3.5 milyon dolar ödemiş.
Kanaltürk televizyonu da bir dizi taahhütte bulunmuş. Bunlar arasında yayın politikasında partinin görüş ve programına uygun davranmak, partililerin televizyon programlara konuk olması yer alıyormuş.
Ayrıca aldığı paraya karşılık Tuncay Özkan Kanaltürk hisslerinin yüzde 40'ını CHP'ye rehin vereceğini kabul etmiş…
Gazete haberleri böyle…
Star Gazetesi ele geçirmiş, yayınlanan belge böyle…
CHP, daha önce ortaya çıkan 3,5 milyon dolarlık para aktarımının Kanaltürk'e bir belgesel için verildiğini açıklamıştı. Sözleşme ortaya çıktıktan sonra parti, aynı telekulak olayında olduğu gibi içene kapandı, sessizliğe büründü.
Tam bir skandal, baştan aşağıya gayri meşru ve siyasi ahlak dışı bir manzara var ortada…
Parayla televizyon, haber ve program satın alan bir siyasi parti…
Pek önemsediği objektif gazeteceliği kendi eliyle tahrip eden bir siyasi anlayış…
Ne garip, bu ülkedeki tüm ciddi siyasi skandalların arkasında kendisini “rejim partisi ya da aktörü” ilan edenler çıkıyor… |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cumartesi, 22 Mart 2008 |
Zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Toplumsal mutabakatlara ilişkin derin sorunlarımız var. Kürt sorunu, yasakçı laiklik uygulamalarının yarattığı taraflaşma bu açıdan ülkenin değişmeyen meseleleri arasında yer alıyor.
Ve bu meseleler toplumsal dokuda tahribatlara yol açıyor.
Kaldı ki toplumsal dokumuz çok parçalı. Farklı cemaatlerin birbirine değmeden yan yana yaşadıkları Osmanlı'nın milletler sistemi âdeta yeni bir yüzle devam ediyor.
Velhasıl "cemaatçi bir siyasi kültür"e sahibiz, cemaat içi dayanışma, cemaatler arası kuralsız yarışma siyasi anlayışımızın temelini oluşturuyor. Böyle olunca eylem ve arayışlarımızda "ilke" yerine "fayda" daha önde yer alıyor.
Siyasi mekanizmanın kaynak dağıtma üzerine kurulu olması, doğal bir popülizme sahip olmamız da bu yüzden.
Otoriter bir devlet geleneğine sahibiz, askerî kurumun ülke idaresinde oynadığı rol köklü…
Bu tür sorunlara sahip toplumlar "tarih sahnesi"nde tutunmakta zorlanırlar.
Zira kendilerini değiştirme, çağın koşullarına uyum kabiliyetleri sınırlıdır.
Türkiye bu tür sorunlara sahip olup, tarih sahnesine yapışan nadir toplumlardan biridir…
Tüm yakın tarihimiz, aslında "kendi sorunlarımızla baş etme, bu sorunları yönetilebilir bir şekle sokma ve çağın dinamiklerine ayak uydurma çabaları" içinde geçti.
|
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Çarşamba, 27 Şubat 2008 |
Hrant Dink Davası'nın dördüncü duruşması geçen Pazartesi günü yapıldı. Davayı müdahil olarak izliyorum. Gerek bu sıfat gerekse, duruşmanın katil O.S.'nin yaşı dolayısıyla "gizli" yapılıyor olması, davaya ilişkin gelişmeleri aktarmama engel.
Ancak duruşma politikası ya da duruşma salonundaki ortam bunun dışında kalıyor.
Zira bu politika ve ortam sadece Dink davasının ilgililerini değil tüm ülkeyi, adalet mekanizmasını ilgilendiriyor.
Dink davasındaki duruşma ortamının ve politikasının birçok açıdan can alıcı olduğu kanısındayım.
Zira ortada yargının sosyolojik ve politik olarak ters yüz edilmesine işaret eden bir durum bulunmaktadır.
Hemen her duruşmada öyle anlar gelmektedir ki, adeta yargılanan, baskı altına alınmaya çalışılan mağdur taraf olmakta, katil işlemi adeta sembolik bir biçimde yeniden gerçekleşmektedir.
Ve buna sanıkların kimi avukatlarının kullandıkları dil ve tutturdukları savunma politikası ile mahkeme heyetinin bu tutuma aşırı toleranslı davranması yol açıyor.
Bu dil ve savunma politikası herhangi bir dil ve savunma politikası değildir… |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>
|
| Sonuçlar 1 - 5 Toplam: 22 |