|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
Son yıllarda Batılılar, Batı kültürünün dünya kültürü olacağı ve olması gerektiği şeklinde yorumlar yapmakta, buna kendilerini inandırmakta, Batılı olmayanları da öfkelendirmektedirler. Bu böbürlenme iki türlü ifade edilmektedir. Birincisi Coca-Colonizasyonu tezi' dir. Tezin iddiasına göre, Batı 'nın özellikle de Amerika'nın popüler kültürü dünyayı sarmaktadır. Amerikan yemekleri, giyimi, müziği sineması ve her türlü tüketim eşyası her kıtada günden güne yayılmakta ve benimsenmektedir.
İkinci tez ise modernleşmeyi konu edinmekte, Batı'nın bütün dünyayı modernleşmeye yönelttiğini söylemekte, bununla kalmayarak, başka uygarlıklara mensup olanların da modernleştikçe giderek Batılılaştığını, kendi geleneksel değerlerini kurumlarını, örf ve adetlerini batınınkilere bulduklarını ifade etmektedir. İki tez de, evrensel ve homojen bir batı dünyası hayal etmektedir ve her ikisi de değişen ölçülerde de olsa övünmeci, yanlış, hatalı ve tehlikelidir.
Coca Colonizasyonu tezinin savunucuları, kültürü tüketim eşyası ile özdeşleştirmektedir. Halbuki bir kültürün esasını din, dil, değer hükümleri, gelenekler ve adetler oluşturur. Coca-cola içmek bir Rus'u bir Amerikalı gibi düşündürtmeyeceği gibi, soşi yemek de bir Amerikalıyı bir Japon gibi düşündürtmeye yetmez. İnsanlık tarihi boyunca, ilgiler ve eşyalar bir toplumdan diğerine geçmiş ama bunların yayıldığı toplumlardaki temel kültürlerde fazla bir değişiklik meydana getirmemiştir. Çin, Hind veya başka kültürlerden gelen birçok unsurlar zaman zaman Batı dünyasını kaplamıştır ama, kalıcı bir etkileri olmamıştır. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
NPQ:Önce Francis Fukuyama "Tarihin Sonu" nu ilan etti. Şimdi de, Soğuk Savaş döneminde önem kazanan siz ve Zbigniew Brzesinski gibi ABD'li dış politika entelektüelleri, modern jeopolitik çekişmelerin sonunun geldiğini ilan ediyorsunuz.
Brzesinski günümüzde uluslararası meselelerin esas olarak kültürel ve felsefi kapsamlı olduğunu söylüyor. Foreign Affairs dergisinin son sayısında* siz de, gelecekte en önemli uluslararası çatışma kaynağının jeokültürel sürtüşmeleri -uygarlık çatışmaları- olacağını söylüyorsunuz.
Samuel Huntington: Öncelikle, mutlak bir tahminde bulunmadığımı, dünya meselelerinin olası gidişi hakkında makul bir hipotez geliştirmeye çalıştığını vurgulamama izin verin. Ama uygarlıklar arasındaki -örneğin bir yanda Batı, bir yanda İslam dünyası ve Doğu Asya'nın Konfüçyüsçü toplumları- hatalı hareket tarzlarının geleceğin savaş hatlarını oluşturmasını beklemek için pek çok neden var.
Bu tür uygarlık çelişkileri, modern dünyada çelişkilerin evriminin ulaştığı son aşamadır. 1648'de Westphalia Barışı ile ortaya çıkan çağdaş uluslararası sistem içindeki ilk çatışmalar prensler arasında, daha sonra ulus devletler arasında, yüzyılımızda da ideolojiler arasında oluşmuştur, Liberal demokrasiyle Marksizın-Leninizm arasındaki uzun Soğuk Savaş'ı da kapsayan bu çatışmalar, uygun bir biçimde "Batı iç savaşları" diye adlandırılmıştır. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
UYGARLIKLAR ÇATIŞMASI MI?
Bundan Sonraki Mücadele Modeli…
Dünya siyaseti yeni bir safhaya giriyor ve entelektüeller daha başkalarıyla birlikte bu durum karşısında, tarihin sonu, ulusal devletler arasında geleneksel rekabetlerin geri dönüşü, globalizm ve tribalizm pistonlarının çekişmesi yüzünden ulusal devletin gerilemesi türünden görüşlerin her biri doğmakta olan realitenin çeşitli yönlerini yakalıyor. Bununla beraber, onların tamamı, muhtemelen gelecek yıllarda global politikanın alacağı durumun yaşamsal ve gerçekten merkezi bir yönünü gözden kaçırıyorlar.
Benim teorim şudur ki, bu yeni dünyada savaşımın asıl kaynağı öncelikle ideolojik ve ekonomik olmayacak. İnsanlık arasındaki büyük bölünmelerde hakim savaşım kaynağı kültürel olacak. Ulusal devletler dünyadaki olayların yine en güçlü aktörleri olacak fakat global politikanın asıl savaşımları farklı uygarlıklara ait grup ve milletler arasında meydana gelecek. Uygarlıkların çatışması global politikaya hakim olacak. Uygarlıklar arasındaki fay hatları geleceğin savaş hatlarını oluşturacak.
Uygarlıklar arasındaki savaşım; modern dünyadaki savaşımın evriminde son aşama olacak. Modern milletlerarası sistemin Westphalia Barışı'yla birlikte doğuşundan bu yana, bir buçuk asırdan beri Batı dünyasındaki savaşımlar, büyük ölçüde bürokrasilerini, ordularını merkantilist ekonomik güçlerini ve en önemlisi idare ettikleri toprakları genişletmeye girişen prenslerle imparatorlar, mutlakiyetçi monarklarla meşrutiyetçi monarklar arasında meydana gelmiştir. Onlar bu süreç içinde ulusal devletleri oluşturdular ve Fransız İhtilali'nin başlamasıyla birlikte asıl savaşım çizgisi; prensler yerine milletler arasında oluştu. 1793'de R.R. Paliner'in ileri sürdüğü gibi, "Krallar arasındaki savaşlar bitti, milletler arasındaki savaşlar başladı." Bu 19. yüzyıl modeli Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar devam etti. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
Uygarlıklar Arasındaki Fay Kırıkları
Uygarlıklar arasındaki fay kırıkları, Soğuk Savaş'ın kriz ve kan dökme için flaş noktası olarak benimsediği siyasi ve ideolojik sınırlarla yer değiştiriyor. Soğuk Savaş, Demir Perde Avrupa'yı siyası ve ideolojik olarak böldüğü zaman başladı; Demir Perde'nin son bulmasıyla da sona erdi.
İdeolojik bölünmesi ortadan kalktıkça, Avrupa'nın bir yandan Batı Hristiyanlığı ve Ortodoks Hristiyanlığı arasında, diğer yandan ise İslâmla kendisi arasındaki kültürel bölünmesi yeniden ortaya çıktı.
Batı Hristiyanlığı'nın 1500'lerdeki doğu sınırı, William Wallace'in önerdiği gibi, pekâlâ Avrupa'daki en önemli bölünme hattı olabilir. Bu hat, bugünkü Rusya ile Finlandiya ve Baltık devletleri arasındaki sınırlar boyunca uzanıp, daha çok Katolik olan Batı Ukrayna'yı Ortodoks Doğu Ukrayna'dan ayırarak Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın içinden geçip Transilvanya'yı Romanya'dan ayırmak suretiyle Batı'ya doğru salınır ve daha sonra, şimdiki Hırvatistan ve Slovenya'yı eski Yugoslavya'nın geri kalan kısmından hemen hemen tüm olarak ayırarak gider. Balkanlar'daki bu hat, tabii, Habsburg ve Osmanlı İmparatorlukları arasmdaki tarihî sınırlara da uygun düşüyor. Bu hattın kuzeyinde ve batısında yaşayan kavimler Protestan ve Katolik'tirler; Avrupa tarihinin feodalizm, Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi ortak tecrübelerini paylaşmışlardır; genel olarak ve ekonomik açıdan doğudaki kavimlerden daha iyi durumdadırlar ve şu anda müşterek bir Avrupa ekonomisine ve demokratik siyasi sistemler arasındaki birleşmeye artan ölçüde katılmaları beklenebilir. Bu hattın doğu ve güneyindeki kavimler, Ortodoks veya Müslüman'dırlar; tarihsel bakımdan Osmanlı ve Çar İmparatorluklarına mensup olmuş ve Avrupa'nın geri kalan kısmına biçim veren olaylarla önemsiz ölçülerde temas kurmuşlardır; ekonomik açıdan genellikle fazla ileri değildirler; istikrarlı demokratik sistemler geliştirmeleri daha zayıf bir ihtimal gibi gözüküyor. Avrupa'daki en önemli bölünme çizgisi olarak kültürün Kadife Perdesi, (bu bölgedeki) yerini ideolojinin Demir Perdesine bırakmıştır. Yugoslavya'daki olayların gösterdiği gibi, bu sadece bir farklılık çizgisi değil aynı zamanda kanlı bir savaşım çizgisidir de. |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
Uygarlık Saflaşması: Akraba-Ülke Sendromu
Bir uygarlığa bağlı grup veya devletler, farklı uygarlıktan bir ulusla savaşa girdiklerinde tabii olarak kendi uygarlıklarının diğer üyelerinden yardım bulmaya gayret ederler. Soğuk Savaş sonrasının dünyası geliştikçe, uygarlık ortaklığı H.D.S. Greenway'in "akraba ülke" sendromu diye isimlendirdiği şey, işbirliği ve ittifaklar için başlıca temel olarak görülen geleneksel kuvvet dengesi mütalaalarının ve siyasi' ideolojinin yerini alıyor. Bu, İran Körfezi, Kafkasya ve Bosna'da, Soğuk Savaş'ın ardından görünen mücadelelerde azar azar görülebilir. Bunların hiç biri tam anlamıyla uygarlıklar arası bir savaş değildi; fakat her biri uygarlık saflaşmasının bazı unsurlarını taşımıştır ki bu unsurlar sürekli bir savaşım sebebi olarak daha önemli olacağa benzemektedir, ve şimdiden, bize gelecek felaketin bir örneğini verebilir.
Birincisi, Körfez Savaşı'nda bir Arap devleti diğerini istila etti ve daha sonra Arap, Batılı ve diğer devletlerden oluşan bir koalisyonla savaştı. Saddam Hüseyin'i, açıkça sadece birkaç Müslüman hükümet desteklediyse de çok sayıda Arap eliti, gizliden gizliye teşvik etti ve Saddam Arap kamuoyunun geniş kesimlerinde bir hayli popüler hale geldi. İslami fundamentalist hareketler evrensel planda, Batı destekli Kuveyt ve Suudi Arabistan hükümetlerinden çok Irak'ı desteklediler. Saddam Hüseyin, Arap milliyetçiliğini ısrarla reddederek açıktan açığa İslami bir çekimden yardım istemiştir.. Ve o tarafları, savaşı, uygarlıklar arası bir savaş olarak tanımlamaya çalışmışlardır. Mekke'nin Umm Al-Qura Üniversitesi'ndeki İslami Çalışmalar'ın dekanı Safar Al-Hawali'nin, savaşı iyice yaygın bir tabana oturarak ifade ettiği gibi "Bu dünyanın Irak'a karşı olması değildir; Batı'nın İslam'a karşı olmasıdır." İran'lı büyük dini lider Ayetullah Ali Hamaney, İran ve Irak arasındaki rekabeti bir tarafa bırakarak Batı'ya karşı mukaddes savaş çağrısı yaptı: "Amerika'nın saldırı, hırs, plan ve politikalarına karşı mücadele bir cihad sayılacaktır ve bu yolda öldürülen herkes bir şehittir." Ürdün Kralı Hüseyin'in iddiası da: "Bu yalnız Irak'a karşı değil bütün Araplara ve bütün müslümanlara karşı bir savaştır." |
|
|
Yazar KuTuKoLa
|
|
Cuma, 07 Aralık 2007 |
Bölünük Ülkeler
Gelecekte, insanlar kendilerini uygarlıke göre ayırdıkça Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi farklı uygarlıklara bağlı çok sayıda kavmi bünyesinde barındıran ülkeler parçalanmaya adaydırlar. Diğer bir kısım ülkeler, orta düzeyde "kültürel bir ortak bağa" sahiptirler. Fakat toplumları hangi uygarlığa bağlı oldukları konusunda bölünmüşlerdir. Bunlar "bölünük ülkeler"dir. Liderleri, tipik bir biçimde, kervana katılma stratejisi izlemeyi ve ülkelerini Batının üyesi yapmayı arzu ediyorlar fakat memleketlerinin tarih, kültür ve gelenekleri Batılı değildir.
Bu tür bir bölünmenin en aşikar ve prototipik örneğini Türkiye teşkil ediyor!
TürkiyeInin yirminci asrın sonlarındaki liderleri, Atatürk geleneğini izlemekte ve Türkiye'yi modern, seküler, Batılı ulusal devlet olarak tanımlamaktadırlar. NATO'da ve Körfez Şavaşı'nda Türkiye'yi Batı ile ittifaka soktular; AB'ye üyelik için başvurdular. Ama Türk toplumundaki bazı unsurlar, aynı zamanda İslami bir silkinişi desteklemiş ve Türkiye'nin aslında Müslüman bir OrtaDoğu ülkesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca. Türkiye'nin seçkinleri, Türkiye'yi Batılı bir toplum olarak tanımlarken Batının seçkinleri Türkiye'nin öyle olduğunu kabul etmiyorlar. Türkiye, AB'nin bir üyesi olmayacaktır; gerçek sebebi Cumhurbaşkanı Özal'ın dediği gibidir: "Biz Müslümanız, onlar Hristiyandır, ama bunu dile getirmiyorlar. "Mekke'yi reddettikten ve ardından Brüksel tarafından reddedildikten sonra, nereye bakar Türkiye? Karşılık, Taşkent olabilir. Sovyetler Birliği'nin sona ermesi, Türkiye'ye; Yunanistan sınırlarından Çin'e kadar yedi ülkeyi kuşatan ve yeniden hayat bulan bir Türk uygarlığının lideri olma fırsatını veriyor. Batı tarafından teşvik edilen Türkiye, bu yeni kimliği benliğine kazımak için çaba harcıyor. |
|
|