Karakitap Biyografiler Karakitap Fotoğraf Galerisi Karakitap Mekanlar Karakitap Kültür Sanat Karakitap Edebiyat Karakitap Forum Karakitap Anasayfa
Karakitap arrow Rasim Özdenören
Rasim Özdenören
Çelik ışıltısı - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Pazar, 10 Şubat 2008
O nasıl bir maviydi? İnsanın en sevdiği birinin beklenmedik bir anda devinimsizliğe gömülmesine razı olabilmesi katlanılabilir bir durum mudur?

Hastane koridorlarında başlayan bir koşuşturmacayla nasıl baş edilebilir?

Hayır, bu, yaşın getirdiği bir duygusallık değil: ben daha küçücük yaşlarımda bile, ayrıldığım insanlara özlem duyardım. Onlara çabucak alışırdım. Bir kez alışınca da onlardan kopmak istemezdim. İnsanlardan ayrıldıkça, onları unutmamak için dış kapının pervazına, evin orasındaki burasındaki direklerine birer çentik atardım. Sonradan aynı yöntemi başka amaçlar uğruna da kullandığım için hangi çentiği niçin attığımı unuttuğum olurdu. Bildiğim tek şey, o çentiğin, oraya bir şeyi unutmamak için attığımdı.

İnsan, sevdiği birinden nasıl ayrılabilirdi! Ama hayatın kaçınılmazları arasında bu tür ayrılıkların varbulunduğunu deneyimleyerek öğrenmiş bulunuyordum. Ortaokul son sınıftayken, o okulun İngilizce öğretmeni yoktu. Biz, iki arkadaş, o okula ve o sınıfa dışardan gelmiş iki memur çocuğu idik. İngilizce öğretmeni olmadığı için yabancı dil dersinden muaf tutulmuştuk. Böylece Fransızca derslerinin olduğu saatlerde biz, ikimiz, sınıftan çıkartılırdık. Bahçede veya koridorda gezinerek sohbet ederdik. Birbirimize alışmıştık. Sanırım, bir süre sonra o da benim gibi, her dersin Fransızca olmasını istemeye başlamıştı. Nelerden konuşurduk, şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım tek şey, birbirimizi dinlemenin bize haz verdiği idi. Bir de, onunla tarih çalışırken, bana daima hiç görmediğim Tuna'yı, Tuna'nın mavisini anımsatmasıydı.
 
Şirret - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Perşembe, 07 Şubat 2008
Şirret, yalnızca "Geçimsiz, huysuz, kavga çıkarmaktan hoşlanan, edepsiz" (TDK) biri midir? Yoksa bunlar da içinde olmak üzere bundan fazla bir şey midir?

- o, ibda edici kafa yapısına sahip değildir, fakat ibdacı kafanın düşmanıdır

- ibdacı kafaya düşmanlığını gizlemek ister, fakat başaramaz

- muarızlarına baskın çıkmak ister……..

Bir insan için dostlarının güvenini yitirmek ne acı! Bir zamanlar belki kendisine perestiş eden dostları –onların minik adamlar ve minik kadınlar olması önemli değil- ondan umudunu kesmiş olduğunu bildirmeleri ve bu bildiriyi ilân etmeleri acı bir son değil mi?

O, kısa sürede bütün dostlarını yitirir. Yitirdiği dostları bir süre sonra ona öğüt vermeye kalkışır. Bir zamanlar onun buyruğunu bekleyen, onun bir buyruğunu yerine getirmek için kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırarak ortalıkta fink atanlar, işte şimdi, o günün geldiğini farz ederek eski efendiye öğüt vermeye kalkışabilir…

Şirret bunu görüyor, nasıl görmesin! O, şirrettir, belki icatçı bir kafaya sahip değildir ama, kalın kafalı da değildir. Belki biraz inatçıdır. Belki biraz kibirlidir. (Okuyucuyu buradaki birazlar üzerinde düşünmeye davet edebilirim.) Ama kimsenin sözünü dinlemeye yatkın değildir. O, kendisine verilen öğütleri daima kulak arkası eder. Çünkü o, kendisinin kafasından başka herkesin kafasının kalın olduğunu düşünür. Bu dünyada her şeyi bilen tek bir kişi varsa, o da, odur, başkası değil…

 
Birdenbire bir yerde olmak - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Pazar, 06 Ocak 2008
Elbet kimse birdenbire gelmedi bu noktaya. Nehir birdenbire geçilmedi. Nehir yatağına ulaşmak için kat edilen mesafenin uzunluğu belki üçyüz yıla denk düşer.

Kıyıda, onları bir timsah sürüsünün beklediği de bilinenler arasında…

Kıyıda kurbanlar verilir.

Geçebilenler karşıya geçer, geçemeyenler geçenler indinde hasta sayılır. Arkada kalmaları dolayısıyla geçenler tarafından tutucu, korkak, ödlek ya da gerici ilân edildikleri olur.

Her ne hal ise…

Olan olur.. sefer nihayetlenir. En azından yolculuğun buraya kadarki safhası için…

Karşıya ulaşanlar, orada kendilerini yeni bir hayat tarzına hazırlar. Bir mevsim orada kalınacaktır. Sonrasında belki aynı yoldan geriye dönülecek, belki yeni otlak yerinde bir kısmı yaşamaya devam edecek.. kim bilir, şimdiden kimsenin bir şey bildiği yok..

 
Sabahattin Zaim hocanın ardından - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar karakitap   
Perşembe, 13 Aralık 2007
Bir büyüğümüzden işitmiştim: “Allah dostları öldükleri zaman, kılıcın kınından çıktığı gibi kınlarından çıkarlar.” demişti.

Bu cümleden benim çıkardığım anlam şu: Allah dostları yaşarken kimi popüler kişiler gibi ortalarda görünmezler. Onları bilen bilir. Ama onların o dar çevrede biliniyor olması hiçbir zaman amiyane tanımıyla şan ve şöhret sahibi oldukları anlamına gelmez. Onlar ancak ölümlerinden sonra halk tarafından da bilinir hale gelir.

Cümlenin ikinci anlamı da şu olabilir: kınında duran kılıç, orada durduğu sürece işlevini yerine getirmez. Kılıcın işlevi kesmektir. Kesmesi için kınından çıkartılması gerekir. Allah dostları da, ölünceye kadar, bir bakıma kendi kınları içinde yaşar. Onların kını, onu tanıyan, ondan feyiz almaya talip olan dar bir zümredir.

Onların, hayattayken gizli tutulan sırları, ölümleriyle birlikte kamuya faş olur. Ve hayattayken o dar zümrenin, deyim yerindeyse tekelinde bulundurulan kişi, ölümüyle kamuya mal olmuş olur.

Sabahattin Zaim hocamız da, ölünce kınından çıkanlar familyasına mensup.

Ben, 1950'li yılların sonunda İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne devam ederken, öteki bazı hocalarımız gibi onun adını da duyardım. İktisat fakültesinden Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu, Orhan Tuna, Haluk Cillov ve Ömer Lütfi Barkan gibi zamanın ağır hocaları arasında, genç olmasına rağmen onun da adı geçerdi. Bunlardan ilk üçünün, İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nden öğrencileri olma bahtiyarlığına erdim.

Zaim hocayla ilişkimiz, 1972 yılında benim ABD'den döndükten sonra Nihat Armağan'ın Fikir Yayınları arasında çıkan “İslâm Devletin Malî Yapı” adıyla Türkçeye çevirdiğim S.A. Sıddıkî'nin kitabına yazdığı Takdim yazısıyla başladı.
 
Dağınıklık ve parçalanmışlık - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar karakitap   
Pazar, 11 Kasım 2007
Bu darmadağın manzaranın bana çağrıştırdığı bütünlüğü nasıl açıklamalıyım? Bu, dumanını savura savura kayan tren; bu, yaprağını hışırdatarak yere seren ağaç; kurumuş otların rüzgârda ırgalanışı, adamın kulağının arkasındaki ben, onu uzak mesafeden seçen kadının dikkati.. bütün bu birbiriyle ilgisiz nesnelerin, görüntülerin, bu birbiriyle ilgisiz bunca şeyin, benim içdünyamdaki karşılığı.. yani bendeki bütünün içine yerleşirkenki uzlaşması, ahengi.. nasıl açıklanabilir?

Nasıl açıklamalıyım bu tuhaf durumu? Bu, birbirinden kopuk duran “şey”lerin aslında belki de kopuk olmadığını, hiç kopuk olmadığı.. tersine: biri ötekinin tamamlayıcı parçası olarak içimde ve nesneler dünyasında yer aldığını.. ne kadar ilginç!

Sinema sanatının en ilgi çekici yanına, onun, dikkatimize getirdiği en can alıcı özelliğine değinmem gerekiyor. Durum, daha, film karelerinin yan yana duruşuna bakmamızla kendini ifşa ediyor.

Saniyede onaltı karelik bir hızla projektörün önünden geçen bu karelerin her birini bir tablo olarak kabul ettiğimizde, onların her birinin çıplak gözle fark edemeyeceğimiz denli birbirine benzediğini görürüz. Oysa birinci kare ile ikincisi; ikincisi ile üçüncüsü arasında çıplak gözle asla fark edemeyeceğimiz ayrılıklar, ayrıntılarda benzemezlikler bulunmaktadır. Benzemezlikler ancak ağır çekimde ya da ağır gösterimde ortaya çıkar.

Uzakta ipileştiğini gördüğümüz ışık acaba gerçekten öyle mi? Ya da yakından ışınlarını üzerimize sabitleştirdiğini gördüğümüz ışık kaynağı.. gerçekten sabit mi?

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 6 - 10 Toplam: 23

Yazarlar Menüsü

Rasim Özdenören - En çok okunan Yazısı

Advertisement