Karakitap Biyografiler Karakitap Fotoğraf Galerisi Karakitap Mekanlar Karakitap Kültür Sanat Karakitap Edebiyat Karakitap Forum Karakitap Anasayfa
Karakitap arrow Rasim Özdenören
Rasim Özdenören
Sanki anamızdan bilgisayarla doğduk - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 2
Yazar karakitap   
Pazar, 17 Haziran 2007
Kimileri teknolojiden hazzetmez. Yeni teknik buluşlar karşısında bir tavahhuş hissine kapılır. Ben de alıştığım araçların kullanılmasından vazgeçmek istemem. Ama yolculuklarda yaşadığım duyguyu eşyamda da yaşarım. Bir yolculuğa başlamak benim için zorun zoru bir iştir. Ama bu zorluk yolculuğa çıkıncaya kadar sürer. Yolculuğa başladıktan sonra, geride bıraktıklarım geride bırakılmış olur. Bu, sanılabileceği gibi hiç de vefasızlık duygusuyla özdeş değildir. Bu, çıktığı yolculukların kendini değiştirmediğinden bahsedilen biri için Sokrat'ın: “Öyleyse o, yola çıkarken kendini de yanına alıyor” dediği adamın durumunu çağrıştırıyor bana.. tersinden.. insan, yeni bir eşya ile yoluna devam etmeye başladığında eski eşyasını kendiliğinden terk etmiş olur. Eski eşyamı ben de terk ederim, ancak bu terk edişi vefasızlık duygusuyla ilintili saymıyorum. Çünkü bende keskin bir nostalji duygusu da yaşar. Terk ediyorsam öyle gerektiği içindir, yoksa vefasızlıkla, eski eşyamı yarı yolda bırakmak kabilinden olan nankörlükle ilgili bir durum yaşamam.

Şu yazma gereçlerime bakın şimdi: kurşun kalemden başlayıp halen kullanmakta olduğum bilgisayara geçinceye değin tükenmez kalem, dolmakalem, ondan önce mürekkepli kalem, daha sonra daktilo, iki daktilo eskittikten sonra üçüncüde elektrikli daktilo ve nihayet bilgisayar. Kalemler arasında kökten terk ettiğim olmadı. Kurşunkalemi hâlâ kullanırım, tükenmez kalemi kullanırım. Tükenmezlerin şimdi öyle albenili ve kullanışlı olanları çıktı ki, dolmakalemi aratmıyor. Dolmakalem bende albenisini yitirdi. Üstelik külfeti de çok. Onun yerine birkaç çeşit tükenmez kullanıyorum. Ve dolmakalemi artık hiç aramıyorum. Elektrikli daktiloya geçtiğimde de mekanik olanı aramamıştım. Dahası, elektrik kesildiğinde eski mekanik daktilomu kullanmak zorunda kaldığımda, onun hantallığı, parmaklarımı zorlayışı, bu daktiloya eskiden nasıl olup da katlanabildiğim duygusu beni şaşırtmıştı.
 
Hayatın Anlamı - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar KuTuKoLa   
Çarşamba, 16 Mayıs 2007
 Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu romanının kahramanı, bacağından ameliyat olmayı beklerken, ameliyatı sırasında en çok “korkmaktan korktuğunu” söylüyordu. İstiyordu ki, ameliyata, korkusuzca, cesurca tahammül etsin ve operasyon öylece sonuçlansın. Ama böyle düşünmek, bir bakıma, can taşımıyor olmayı tazammun etmiyor mu? İnsanın, canının acımayacağını düşünmesi, ancak canının varbulunmamasıyla kaim olabilir. Canlı gövde acı duyar. Canlı gövde, en pörsümüş halinde bile acı duymaya istidatlıdır. Acı duyma istidadının ortadan kalkmış olması demek, o gövdenin ölü hale gelmiş olmasıyla eşanlam taşır. Gövde ne denli canlıysa, bu demektir ki, ne denli genç ve körpeyse, onun acı duyma istidadı da o oranda yüksek olur. Böylece, acı ile canlılık; canlı olmayla da gençlik arasında bağlılaşım bulunduğunu söylemiş oluyoruz.
Hâce Yusuf-i Hemedanî, “canlı, avunup teselli olan kişidir” diyor. Ve ekliyor: “Hayat da avunmak teselli olmaktır.” Ancak canlıların (mahlûkatın) teselli ve huzur bulma yerleri farklıdır. Müşarünileyhin aktardığı bir hadisi şerife göre, Peygamber (a.s.): “Falan kişi falan şeyle canlıdır, onunla yaşamaktadır.” Demiş. Dünya süsleri ile avunan kişinin mutluluğu, “aldanış sarayı” olan dünyanın malını toplamak, biriktirmek, almak ve vermek ile kaimdir: “O kişi dünya ile yaşamaktadır, dünya ile canlıdır. Bu durum, Ademoğlunun hayat derecesinin ve konumunun en değersiz, en aşağı seviyesidir. Çünkü dünya metaı ile huzur bulup avunma konusunda tüm hayvanlar, böcekler, vahşi ve ehli hayvanlar, kuş ve balıklar ortaktır.” (Hayat Nedir, İnsan Y., çev: Necdet Tosun, İst. 1998, s. 54).
Demek ki, canlı olmanın ve canlı kalmanın asgari şartı, dünya ile irtibatlı bulunmaktır ve dünya ile irtibat kurma hususunda insanla böcek aynı seviyede durmakta ve bulunmaktadır. Böcek ve hayvan makulesindeki öteki mahlûkat için dünya irtibatı yalnızca canlı kalmak gibi bir işleve sahiptir. Bu yüzden hayvanlarla aynı seviyede yaşamayı talep eden insan için: “Bırak onları, yesinler, zevk alsınlar, ümit onları avundursun; ilerde görecekler.” denilmiştir (Kuran: 15/3).
şurası var ki, gövdenin canlı tutulması ve sağlıklı olarak korunması da, onun, bir emanet olarak hakkının verilmesiyle ilişkili bulunuyor. Gövdenin canlı ve sağlıklı biçimde muhafazası, insanın, asıl yurdu olarak gösterilen ahiret hayatına hazırlanabilmesinin önşartı olarak görünüyor. Bu bakımdan, gövdenin acı duymasından kaygılanıyoruz. Acı duyma doruk noktasına ulaşınca, belki de acı zıddına inkılâp edecek ve acı duyulmaz hale gelecektir (ölü olma hali). Romanın kahramanının korkmaktan korktuğunu, böyle de okuyabiliriz: Acı duymak, bir bakıma emaneti muhafaza edememek anlamına gelebileceği gibi; bir bakıma da, acının zıddına dönüşmesini tazammun eden bir anlama da çekilebilecek ve ölüm korkusuyla eşleşebilecektir. Ama bütün bu kaygılar, son tahlilde, hayatta bulunmakla kaim bulunuyor.
 
Sancı - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 0
Yazar karakitap   
Pazar, 06 Mayıs 2007
Bütün bu uğraklardan (durak, moment..) geçilecektir. Sürecin zorunlu aşamalarıdır bunlar.

Bir basamağa uğramadan ondan sonrasına çıkılmaz.

Sancı, bu uğrakların hakkını verme çabasından kaynaklanıyor.

Sancı olmadan elde edilebilecek nimetin kadri de bilinmez.

Sen buna istersen doğum sancısı de…

Savaşım, hukuku üstün kılma hedefine yöneliktir.

Hukukun üstünlüğü kendi içinde bir başına bir hedef oluşturur.

Hegel'in terimlerine başvurursak: efendi, kendi varlığını kanıtlamak için kendine muhatap olabilecek bir iradeye muhtaçtır.. bu irade isterse köleye ait olsun.

Efendi, efendi olduğunun bilincine varmak zorundadır. Ve köle, ona, tam da bu momentte gereklidir. Efendi, köleye kendini bir kez efendi olarak dayatınca, sürecin bu evresinde efendi ile köle arasındaki diyalektik ilişki kurulmuş olur.
 
Sağır gece - Rasin Özdenören
Üye Değerlendirme: / 1
Yazar KuTuKoLa   
Pazar, 25 Mart 2007

Kaç yıl önce olduğunu söylemek istemiyorum. Nedensiz. Yıllar önceydi, o kadar. Bilenler bilir, o tarihte, yolumun üstündeki akasya ağaçlarının dallarında serçeler çığlık çığlığa bağrışırdı. Öylesine ki, yolun o bölümünü yürüyüp geçmek mesele haline gelirdi. Yanınızda yürüyen biri varsa, onunla konuşmak çaba isterdi. Nerdeyse kulağına bağırmak zorunda kalırdınız. Ben, ya sabahları ordan geçmezdim ya da serçeler günün o saatinde oralarda bulunmazdı. Nerdeyse ciddi bir sessizlik kaplardı caddeyi sabahın o saatlerinde.

Sonra birdenbire, nasıl olduysa oldu, caddenin, bir gün, tümüyle sessizliğe gömüldüğünü fark ettim. Ağaçlar budanmamıştı. Değişik olan, değişik gelen hiçbir şey yoktu görünürde. Acaba birileri şikayetçi mi olmuştu? Çünkü serçeler, yukardan, insanların üstüne başına durmadan hediyelerini boşaltıyordu. Kimileri bu armağanı "kısmet" diye kabul etse de, çoğu, "lanet olsun" diyerek reddetme eğilimi gösteriyordu. Yeni alınmış ya da terzi elinden yeni çıkmış bir elbisenin üstüne, bir omzunuza, üstelik simetri özeni de gösterilmeden serçe pisliğinden oluşmuş bir nişan düşürüldüğünü düşünsenize..

 
Televizyona Teslim Olmayalım Ama Nasıl - Rasim Özdenören
Üye Değerlendirme: / 2
Yazar KuTuKoLa   
Pazartesi, 19 Mart 2007

Aslında televizyon yayıncılığını cetvel kalem karalamaya girişmeden önce, bana öyle geliyor ki, onu anlamaya çalışmak daha isabetli olacak.
TV’ye niçin ihtiyaç duyuldu? Başka söyleyişle, TV yayını niçin talep görüyor?
Eğer gerçekten TV yayınına talep varsa, bu talebe ortam hazırlayan toplumsal/siyasal/iktisadî şartların niteliği ne olmalıdır ki, böylesi bir talebi tetikleyebilmektedir?
Bu durumda işin en başına, ta dibine, köküne inmemiz gerekiyor.
TV’yi bizim kültürümüz icat etmediğine göre onu icat eden kültürün özelliği neydi? Olaya oralardan başlamazsak, aktüel kesitten bakarak yapacağımız yorumların bizi bir yere götürebileceğini beklemek boşuna olur.
Televizyon cihazının icadı 1920’li yıllara kadar geriye götürülebilir. Ancak 1930’lu yıllardan başlayarak ve geçen her yılda artan bir ivmeyle başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde ve giderek dünyanın her tarafında hızla yaygınlaşmaya başladı.

 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 16 - 20 Toplam: 23

Yazarlar Menüsü

Rasim Özdenören - En çok okunan Yazısı

Advertisement